Film, siyah-beyaz bir düzenin içine “renk” getirerek bir uyanış anlatısı kuruyor. Bastırılmış duyguların açığa çıkması, bireysel özgürlük, “kendin olmak” gibi kavramlar merkezde. İlk bakışta güçlü ve çekici bir anlatı. Ancak biraz derinleşince şu soru ortaya çıkıyor:
Bu gerçekten bir uyanış mı?
Renklerin gelişiyle birlikte karakterlerin daha “özgür” olduğu varsayılıyor. Fakat bu özgürlük çoğunlukla beden, arzu ve görünürlük üzerinden tanımlanıyor. Özellikle kadın karakterlerde “renk”, makyaj, çekicilik ve arzulanma ile eşleşiyor. Yani eski düzenin baskısı çözülürken, yerine yeni bir rol konuyor:
Görünür ol, arzulan, kendini ifade et.
Ama bu ifade, içsel bir derinlikten çok dışsal bir sunuma dayanıyor.