Çiçeğim, gel dedi.
Çiçek yürüdü.
Evler değişti,
yüzler değişti,
sesler, sözler, zaman değişti…
Ama tek bir sesi duydu:
“Buradayım.”
"Sadece Yaz Çiçeğim"
Çiçeğim, gel dedi.
Çiçek yürüdü.
Evler değişti,
yüzler değişti,
sesler, sözler, zaman değişti…
Ama tek bir sesi duydu:
“Buradayım.”
Canım,
Kıymetlim.
Beni öyle bir noktaya getiriyorsun ki, sevginin hakikatini gösterirken, bana lütfettiğin yazma kabiliyetimin de amacını anlıyorum.
Meğer ben hep Sana yazmışım.
Adım adım, köşe bucak Sana yürümüşüm.
Herkes nereye koşuyor, neden olduğu yerde ve hâlde yetmiyor diye şaşırarak bakmışım hayatım boyunca.
“Birbirleriyle yarışıyorlar Çiçeğim” dedin.
Film, siyah-beyaz bir düzenin içine “renk” getirerek bir uyanış anlatısı kuruyor. Bastırılmış duyguların açığa çıkması, bireysel özgürlük, “kendin olmak” gibi kavramlar merkezde. İlk bakışta güçlü ve çekici bir anlatı. Ancak biraz derinleşince şu soru ortaya çıkıyor:
Bu gerçekten bir uyanış mı?
Renklerin gelişiyle birlikte karakterlerin daha “özgür” olduğu varsayılıyor. Fakat bu özgürlük çoğunlukla beden, arzu ve görünürlük üzerinden tanımlanıyor. Özellikle kadın karakterlerde “renk”, makyaj, çekicilik ve arzulanma ile eşleşiyor. Yani eski düzenin baskısı çözülürken, yerine yeni bir rol konuyor:
Görünür ol, arzulan, kendini ifade et.
Ama bu ifade, içsel bir derinlikten çok dışsal bir sunuma dayanıyor.
Artık başkasına yazmak istemiyorum El-Vedûd.
Başkası bu kadar çok sevilmeye layık değilmiş gerçekten…
Günden güne daha iyi anlıyorum.
Beni tuttun.
Dağıttın sandım, ama aslında topluyormuşsun.
“Haberin bile olmayan oyunların içinden alıyorum seni Çiçeğim…” diyormuşsun.
“Kendini dinle, kendini duy, kendinle kal…
Orası en güvenli, en temiz, en masum yer…” diyormuşsun.
Canım El-Vedûd’üm…
Kahramanım benim.
Ama öyle insanın uydurduğu, sınırlı, eksik, gösteriş için olanlardan değil…
Gerçek bir kahraman.
Kendimi ezana karşılık Bora Öztoprak’ın Seni Seviyorum şarkısını söylerken bulduğumda ne olduğunu bile anlamamıştım.
Beni dört bir yandaki camilere çağırdığında…
Kalbimde benimle konuştuğunda…
“Seviyorum” dediğinde…
“Madem konuşmak zor geliyor, yaz Çiçeğim” dediğinde…
Biz birbirimizin hayatını izlediğimizi sanıyoruz.
Kim ne yapmış, kim ne demiş, kim nerede, kim kiminle…
Bakıyoruz, kıyaslıyoruz, konuşuyoruz.
Bazen imreniyoruz, bazen küçümsüyoruz.
Ama hep birbirimize dönük yaşıyoruz.
Oysa gözden kaçan bir şey var:
Biz birbirimizi izlerken,
asıl bizi izleyenin Allah olduğunu unutuyoruz.