3 Eyl 2026

SİNEMA, YOLCULUK VE ALLAH

Sinemada çok sevilen bir anlatı var. İnsan sıkışır, hayatından memnun değildir, bir şey eksiktir ama ne olduğunu bilmez. Sonra yola çıkar. Dağlara gider, çölleri aşar, ormanlarda yürür, başka şehirlere, başka ülkelere gider, kutsal bir rotaya katılır, sırtına çantasını alır ve yüzlerce kilometre yürür.

Ve biz seyirci olarak biliriz: Bu yolculuk aslında coğrafi değildir. Kahraman kendisini arıyordur.

Benim burada takıldığım çok basit bir şey var: Nereye gidiyorsun?

Kendin de seninle geliyor.

İnsan kendi zihninden uçağa binip ayrılamıyor. Nefsini valize koyup başka bir ülkede bırakmıyor. Korkularını sınır kapısında teslim etmiyor. Hırsları, arzuları, kırgınlıkları, beklentileri, kendisi hakkındaki yanılgıları pasaport kontrolünden muaf değil. Sen nereye gidersen git, sen de oradasın.

Üstelik Allah da zaten orada.

30 Ağu 2026

İSMİN GÜZEL

Sen o kadar güzelsin ki

İnsanlardan gelen bin derdin ortasında

Sen'den gelen tek bir damla yetiyor

Çiçeğinin aklını başından almaya.


Sen kusursuz bir sevgilisin.

Büyüleyicisin.

Her yerde, her şeydesin.

Bendesin.

29 Ağu 2026

Dogtooth: Sistemden Çıkınca Nereye?

Dogtooth'u izlerken Lanthimos'un dünyasında şu soru çok güçlü:

“Bize öğretilen şey gerçekten doğru mu?”

Ben bir adım daha soruyorum:

“Peki öğrendiğimiz şeyin yanlış olduğunu fark ettikten sonra nereye gideceğiz?”


Dogtooth burada çok iyi bir teşhis koyuyor.

Yönetmen aileyi öyle uç ve kapalı bir hale getiriyor ki ilk bakışta “Bu nasıl bir dünya?” diyoruz. Ama biraz düşününce o dünyanın dışarıdaki dünyadan bütünüyle farklı olmadığını fark ediyoruz. Sadece ölçeği küçültülmüş ve mekanizma görünür hale getirilmiş.

Aile, dünyanın bir minyatürü gibi.

28 Ağu 2026

SEVGİLİM SEN NEREDESİN

Benim hüznüm

Sen'den ayrı olmanın hüznüymüş

Ve hep buymuş meğer.


Kalabalıkların ortasında benim burda ne işim var diye sorgulayışlarım

Etrafıma birini bir şeyi arar gibi bakışlarım

İçimin dehlizlerinde kaybolmuşçasına susuşlarım

Çünkü kalbimin sessizliğinde Sen'i duymak isteyişim

Hep yokluğundanmış.


Yok sandığım varlığın

Kuşatmış tüm hücrelerimi

Gittikçe kocalan bir bedenin tam içinde

Anne diye ağlayan bir çocuğun mahzunluğu

Ve sevgilim Sen neredesin diye kavrulan bir kadın

Duruyormuş benliğimde.

The Lobster: İnsan Her Şeyi İstiyor

Film daha başından bana huzursuz bir iç dünyanın ürünü gibi geldi. İnsanların yalnızlığı, sevgisizliği, bağ kuramaması, birbirine ulaşamaması çözülmeye çalışılıyor ama çözüm yine insanı insana zorlamakta aranıyor.

Ödül, ceza, baskı, eşleştirme, süre, av, dönüşüm…

Her şey var; sevgi yok.

İnsanlar teknolojiyi, sistemi, düzeni kurmuşlar. Her şeyi kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kimin kimle eşleşeceğine, ne kadar yalnız kalabileceğine, hangi özelliğin “uygun” olduğuna, hatta insanın hangi hayvana dönüşeceğine karar verebileceklerini sanıyorlar.

İnsan aklıyla çok şey yapmış ama giderek ruhunu, kalbini, merhametini kaybetmiş gibi.

Kaybettiği şeyi de yine kontrol ederek geri kazanmaya çalışıyor.

Oysa insan kendi iç dünyasını bile bütünüyle yönetemiyor.