öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Oca 2016
DENİZ SEVMEYEN İNSAN DÜŞ KURAR MI?
Dalganın suspus olduğu yerde fırtına nasıl çıldırıyordu, aklım almıyor. Çok ıslanmamıştım; ama çıktığımda yine de üşüyordum.
Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana duruyorduk. O, sonsuzluğun mavisine kopkoyu bir siyahla dalıp gitmişken ben oyunun en keyifli noktasında neden çekildiğimizi düşünüyordum.
Haksızlığın ne demek olduğunu bildiğimiz günlerdi. Bir kum tanesi can çekişe çekişe çürüdü. Eridi gitti. Su onun bıraktığı boşluğu hafifçe yaladı. Saçlarımız şahlanan atlar gibi yelelendi. Savrulmamak için gölgelerimize yaslandık ve çoktan kurumuş olan terimizin kokusunu çektik içimize. Dalganın suskun olduğu yerde bu ne çok rüzgardı. Tanrım, çıldıracaktım. Kadın, boğuk bir sesle gelecekte hepinizin işiteceği erken meşhur bir şarkı söylemeye başladı. Aşık bir hali vardı. Tutkunun ortasında bırakıp giden o adamı çok özlüyordu.
Labels:
cam kırıkları,
dalganın suspus olduğu,
deniz sevmeyen insan,
eskilerden,
fırtına çıldırıyordu,
kına kokusu,
öykü,
pes ettik,
söz sanatı,
şahlanan atlar,
yargıçlar
28 Ara 2015
İLLE DE SİGARA
Akşamın geceye geçiş sancılarından çirkin, bahtsız kız çocukları doğardı, bilirkişi ağlamalar dağılırdı ortalığa. Yaygaranın bu kadarı hayra alamet değildi bilirdim. Nikotin bir sabaha kördüğüm bağlanırdık o saat. Felaket içlenirdik, ayyuka çıkardı efkarımız. Yine iki yabancıydık, yine iki hiç kimse. Ben her şeyden geçmeyi bilirdim, bir ondan geçemezdim. Onun varsa yoksa tütünü…
Acıları vardı. Tarifi yapılagelmiş bütün acılardan daha dokunaklı. İçinde riya olmayan bir şehirden gelmişti, ben hiç sormazdım. Bilmezdim o şehirde her şey onun kadar güzel miydi. İnce, uzun parmaklarında açmayacak bir çiçek gibi tutardı sigarayı. Yaraya tuz basar gibi ruhuna basardı. Atılmış izmarit gibi bakardı bazen, içim acırdı. Bazen susardı. Rastladığım ilk uçurumdan bırakırdım kendimi boşluğa. Vazgeçmiş bir kırlangıca benzerdi o zaman. Korkusu uyutulmuş yalnız bir çocuk bekleyişine.
O susunca, cami avlusuna terk edilmiş bir bebek, ayazda öldü sanırdım. Azabı zevkinden büyük masalsı bir aşk bitti sanırdım. Kirlendi sanırdım yalnız güzel şeyler için ayrılmış beyaz sayfalar. O susunca hasreti içime kök salmış en sevgili ses susardı. Adaletsizce güzel, zalimce görkemli bakardı. Bir sigara yakardı, ben yanardım.
Labels:
akşamın geceye geçiş sancıları,
aşk acısı,
aşka düşmek,
dalgakıran,
eskilerden,
hep onu düşünürdüm,
ille de sigara,
onu severdim,
öykü,
söz sanatı,
yalnız bir çocuk
14 Ara 2015
DÜŞTEN DÜŞEN
Düş başladı. Solgun leylak demetleri silkelendi usul usul.
Üzerlerinden saydam yağmur damlaları sıçradı etrafa. Zarafeti suya düşmüş pek
yalnız bir gül içini çekti. Kanımı çekti. Hep dikenini sevmişler onun,
kendisine paye veren olmamış. Öyle söyledi. Uzattı, uzandım aldım yasını.
Tuttum bir süre.
Milattan önce diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğu başını çıkardı yerden. O böyle yapınca trafiği kitledi bir süre. Kan çanağı olmuş gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü yanaklarına. Özlemli bir anne bekledi anladığım kadarıyla. Beklediği gelmedi. Yürüdü gitti en haksızlığa uğramış ayaklarıyla. Ölüme çırpınmasın diye kördüğüm attıkları bileklerini, yüzyıllık yağmurlarda çürüğe çıkan çocuk bedenini de aldı gitti.
Labels:
bayat balık,
büyü bozuldu,
diri diri gömülmüş,
düş başladı,
düşten düşen,
eskilerden,
hiç sabah olmayacak,
kır atın biri,
küflü limon,
öykü,
tabancalar patladı
19 Haz 2015
UCUZ SENARYO
Zaten hep kalabalık olan meydan, bugün daha kalabalık. İnsanlar, menzili belirsiz bir koşuda yan yana, art arda, balık istifi, soluk soluğa ve duyarsız... Her biri duygularını evde bir yerlere gizlemiş de kendini sokağa öyle atmışçasına... Gidiyor.
Herkes, olduğu yerden sadece birkaç metre yükselip aşağıya, özellikle de kendine bakabilse, karıncalardan farksız halleriyle devlerin oyununda galip gelmeye çalışan cücelerin zavallılığını fark edecek. Oysa hiç kimse fark etmek istemez. Fark etmek oyunu bozmaktır. Kurala uymamaktır.
Bütün bu hengamenin içinde akışı durağanlaştıran cılız bir gölge görür gibiyim. Kaldırımlarda patlayıp yolda yankılanan topuk seslerinin içinde insanı sağır eden bir sessizlikle öylece bekleyen, baktıkça kim olabileceğine dair merakımı artıran, her haliyle yalnız...
Labels:
haksızlık,
hayattan payı yok,
işgalci ayaklar,
kalemderi,
kuralı bozmak,
kuşlara yer yok,
ölmeye yatmak,
öykü,
söz sanatı,
şiddetli yağmur,
ucuz senaryo,
yağmurda erimek,
zalim beklemek
4 Oca 2015
HAYATI KAYIP BİTENİN HİKAYESİ
Yalnızca bir
gezinti sandı bunu. Şöyle bir bakıp gidecekti ona kalsa. Aşağı indi. İnerken
gökkuşağının en asil rengine elini verdi. Hiçbir şeye yaslanmadı. Önce sağ ayağı
sonra sol ayağı değdi yere. Şiddetli bir kapı çarpması sesi işitildi. Gözlerini
kısarak etrafına bir kere baktı. Tam bir çember çizmeden baktı. Gördüklerini
pek sevmedi. Bir şey demedi.
Onu almaya
kimse gelmedi. Çok yabancı hissetmiyordu. Daha önce birkaç kere bulunmuştu. İlk
defa kaybolmuyordu. Yine de anne serçelerin yuvalarını çok yükseğe yapmasını
istemiyordu. Düşenler ölenlerdi. Aniden bir deniz kapladı içindeki boşluğu.
Boşluk. Sevmediği bir kelime, alışmadığı bir gerçekti. Sevimli sessizlik yerini
hırçın bir gürültüye teslim ediyordu. Kulaklarını tıkadı. Yine duyuluyordu.
Kaçmak istemedi.
Korkmuyordu. Uzaklaşmak istedi sadece. Daha sessiz bir yer olmalıydı elbette.
Daha temiz yerler. Birine sorsa mıydı? Soramazdı. Kiminle geldiysen onunla git
diyeceklerdi. Nasıl geldiysen öyle git. Dost canlısı yüzlere rastlayamadı
zaten. Gürültü çoğalıyor, kalabalık büyüyordu.
Labels:
hayatı kayıp bitenin hikayesi,
kuşlar yuvalarını çok yükseğe yapıyor,
ölü tinerci öksürüğü,
öykü,
ruju ruhuna bulaşan kadınlar,
söz sanatı,
üşümek sıkılmak ve yorulmak
27 Eyl 2014
ZENGİN KALKIŞI
Küçük Kocaman Adam’a…
Başka bir kader
isteyemeyecek kadar geç kaldım. Hem istesem neye yarar? Sil baştan bir yazgım
olsa, bembeyaz sayfalarım, gülen gözlerim, umutlarım olsa neye yarar? Yorgunluğumun
çeyrek yüzyılını sırtlanıp son bir nefes vermek için ömrümün hazin kenarına
yanaşmadım mı ben? Susmadım mı? Ateşin
değemediği tenimde kimler, neler kavruldu
bilmez gibi bakmayın yüzüme.
Yüzüme bakmayın baktığınız yüz benim değil. Beni sevmeyin sevdiğiniz kişi ben değilim.
Yüzüme bakmayın baktığınız yüz benim değil. Beni sevmeyin sevdiğiniz kişi ben değilim.
Labels:
acı çay,
arabalar,
bahçe kapısı,
dudak payı,
ekmekler ve soğanlar,
göçler,
imparatorluk,
kavak yelleri,
kırık sandalye,
öykü,
sağanak yağmur,
son bir sigara,
zengin kalkışı
24 Eyl 2014
DENİZ SEVMEYEN İNSAN DÜŞ KURAR MI?
Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana duruyorduk. O, sonsuzluğun mavisine kopkoyu bir siyahla dalıp gitmişken
ben oyunun en keyifli noktasında
neden çekildiğimizi düşünüyordum.
Haksızlığın ne demek olduğunu bildiğimiz günlerdi. Bir kum tanesi can çekişe çekişe çürüdü. Eridi gitti. Su onun bıraktığı boşluğu hafifçe yaladı. Saçlarımız şahlanan atlar gibi yelelendi. Savrulmamak için gölgelerimize yaslandık ve çoktan kurumuş olan terimizin kokusunu çektik içimize. Dalganın suskun olduğu yerde bu ne çok rüzgardı. Tanrım, çıldıracaktım. Kadın, boğuk bir sesle gelecekte hepinizin işiteceği erken meşhur bir şarkı söylemeye başladı. Aşık bir hali vardı. Tutkunun ortasında bırakıp giden o adamı çok özlüyordu. Ben üzüldüm. Sizi nasıl inandırabilirim bilmiyorum; ama o ayrılığın acıttığı kalplerden biri de bana çarpıyordu. Su sustu. Dalga zaten suspustu. Ben konuşmak istediğim halde susuyordum. Kadın şarkı söylüyordu. Vazgeçmiş öznenin haddi hesabı yoktu bizde. Ortalıkta cam kırıkları, geceden sarhoş derbederlerin kusup örtmediği dertleri, o hep isteyen hep daha çok isteyen arsız dilenci yanları… Ve deniz… mavisi bir hayli küsmüş kadim dost deniz… Denizimiz… Ayağınıza bir cam kırığı batsa yahut yosun kuşansanız ondan bilirdiniz. Oysa hep hazırdır affetmeye; affettirmeye…
Haksızlığın ne demek olduğunu bildiğimiz günlerdi. Bir kum tanesi can çekişe çekişe çürüdü. Eridi gitti. Su onun bıraktığı boşluğu hafifçe yaladı. Saçlarımız şahlanan atlar gibi yelelendi. Savrulmamak için gölgelerimize yaslandık ve çoktan kurumuş olan terimizin kokusunu çektik içimize. Dalganın suskun olduğu yerde bu ne çok rüzgardı. Tanrım, çıldıracaktım. Kadın, boğuk bir sesle gelecekte hepinizin işiteceği erken meşhur bir şarkı söylemeye başladı. Aşık bir hali vardı. Tutkunun ortasında bırakıp giden o adamı çok özlüyordu. Ben üzüldüm. Sizi nasıl inandırabilirim bilmiyorum; ama o ayrılığın acıttığı kalplerden biri de bana çarpıyordu. Su sustu. Dalga zaten suspustu. Ben konuşmak istediğim halde susuyordum. Kadın şarkı söylüyordu. Vazgeçmiş öznenin haddi hesabı yoktu bizde. Ortalıkta cam kırıkları, geceden sarhoş derbederlerin kusup örtmediği dertleri, o hep isteyen hep daha çok isteyen arsız dilenci yanları… Ve deniz… mavisi bir hayli küsmüş kadim dost deniz… Denizimiz… Ayağınıza bir cam kırığı batsa yahut yosun kuşansanız ondan bilirdiniz. Oysa hep hazırdır affetmeye; affettirmeye…
Labels:
cam kırıkları,
çok güzel bir kadın,
dalganın suspus olduğu,
deniz sevmeyen insan,
fırtına çıldırıyordu,
kına kokusu,
öykü,
pes ettik.,
söz sanatı,
şahlanan atlar,
yargıçlar
22 Eyl 2014
İLLE DE SİGARA
Akşamın geceye geçiş sancılarından çirkin,
bahtsız kız çocukları doğardı, bilirkişi ağlamalar dağılırdı ortalığa. Yaygaranın
bu kadarı hayra alamet değildi bilirdim. Nikotin bir sabaha kördüğüm
bağlanırdık o saat. Felaket içlenirdik, ayyuka
çıkardı efkarımız. Yine iki yabancıydık, yine iki hiç kimse. Ben her şeyden
geçmeyi bilirdim, bir ondan geçemezdim. Onun varsa yoksa tütünü…
Acıları vardı. Tarifi yapılagelmiş bütün
acılardan daha dokunaklı. İçinde riya olmayan bir şehirden gelmişti, ben hiç sormazdım.
Bilmezdim o şehirde her şey onun kadar güzel miydi. İnce, uzun parmaklarında açmayacak
bir çiçek gibi tutardı sigarayı. Yaraya tuz basar gibi ruhuna basardı. Atılmış
izmarit gibi bakardı bazen, içim acırdı. Bazen susardı. Rastladığım ilk uçurumdan
bırakırdım kendimi boşluğa. Vazgeçmiş bir kırlangıca benzerdi o zaman. Korkusu
uyutulmuş yalnız bir çocuk bekleyişine.
O susunca, cami avlusuna terk edilmiş bir
bebek, ayazda öldü sanırdım. Azabı zevkinden büyük masalsı bir aşk bitti
sanırdım. Kirlendi sanırdım yalnız güzel şeyler için ayrılmış beyaz sayfalar. O
susunca hasreti içime kök salmış en sevgili ses susardı. Adaletsizce güzel,
zalimce görkemli bakardı. Bir sigara yakardı, ben yanardım.
Akşamın geceye geçiş sancılarından çirkin, bahtsız kız çocukları doğardı, bilirkişi ağlamalar dağılırdı ortalığa. Yaygaranın bu kadarı hayra alamet değildi bilirdim. Nikotin bir sabaha kördüğüm bağlanırdık o saat. Felaket içlenirdik, ayyuka çıkardı efkarımız. Yine iki yabancıydık, yine iki hiç kimse. Ben her şeyden geçmeyi bilirdim, bir ondan geçemezdim. Onun varsa yoksa tütünü…
Acıları vardı. Tarifi yapılagelmiş bütün acılardan daha dokunaklı. İçinde riya olmayan bir şehirden gelmişti, ben hiç sormazdım. Bilmezdim o şehirde her şey onun kadar güzel miydi. İnce, uzun parmaklarında açmayacak bir çiçek gibi tutardı sigarayı. Yaraya tuz basar gibi ruhuna basardı. Atılmış izmarit gibi bakardı bazen, içim acırdı. Bazen susardı. Rastladığım ilk uçurumdan bırakırdım kendimi boşluğa. Vazgeçmiş bir kırlangıca benzerdi o zaman. Korkusu uyutulmuş yalnız bir çocuk bekleyişine.
O susunca, cami avlusuna terk edilmiş bir bebek, ayazda öldü sanırdım. Azabı zevkinden büyük masalsı bir aşk bitti sanırdım. Kirlendi sanırdım yalnız güzel şeyler için ayrılmış beyaz sayfalar. O susunca hasreti içime kök salmış en sevgili ses susardı. Adaletsizce güzel, zalimce görkemli bakardı. Bir sigara yakardı, ben yanardım.
Labels:
akşamın geceye geçiş sancıları,
hep onu düşünürdüm,
kirli bir kaşık.,
koca bir dalgakıran,
o ille de sigara,
onu severdim,
öykü,
söz sanatı,
yalnız bir çocuk,
zar tutardı
DÜŞTEN DÜŞEN
Düş
başladı. Solgun leylak demetleri silkelendi usul usul. Üzerlerinden saydam
yağmur damlaları sıçradı etrafa. Zarafeti suya düşmüş pek yalnız bir gül içini
çekti. Kanımı çekti. Hep dikenini sevmişler onun, kendisine paye veren olmamış.
Öyle söyledi. Uzattı, uzandım aldım yasını. Tuttum bir süre.
Milattan önce diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğu başını çıkardı yerden. O böyle yapınca trafiği kitledi bir süre. Kan çanağı olmuş gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü yanaklarına. Özlemli bir anne bekledi anladığım kadarıyla. Beklediği gelmedi. Yürüdü gitti en haksızlığa uğramış ayaklarıyla. Ölüme çırpınmasın diye kördüğüm attıkları bileklerini, yüzyıllık yağmurlarda çürüğe çıkan çocuk bedenini de aldı gitti.
Milattan önce diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğu başını çıkardı yerden. O böyle yapınca trafiği kitledi bir süre. Kan çanağı olmuş gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü yanaklarına. Özlemli bir anne bekledi anladığım kadarıyla. Beklediği gelmedi. Yürüdü gitti en haksızlığa uğramış ayaklarıyla. Ölüme çırpınmasın diye kördüğüm attıkları bileklerini, yüzyıllık yağmurlarda çürüğe çıkan çocuk bedenini de aldı gitti.
Bir
mayın patladı yapayalnızlıktan. Tarlasında ekin diye kollar, bacaklar boy
veren, kendi kanıyla beslenmiş gövdeler yürüyen, tenha sevmez bir mayın.
Yalnızlığı atlas gibi önümüze serilmiş zamanında. Olduğu yere gelişigüzel
bırakılmış, oysa ölmeyi değil hep yaşamayı sevmiş zavallı bir mayın patladı
yalnızlıktan.
Labels:
bayat balık,
bir mayın patladı,
büyü bozuldu,
diri diri gömülmüş,
düş başladı,
düşten düşen,
hiç sabah olmayacak.,
kır atın biri,
küflü limon,
öykü,
tabancalar patladı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






