24 Eyl 2014

BEYAZ BONELİ ÇOCUK



Doğduğu gün, hiçbir kutlama yapılmadı onun için. Adına şarkılar söylenmedi. Tek bir söz edilmedi, hoş geldiğine dair. Birçok gelenin peşi sıra tutunmuştu hayata. Kimlerin ve nelerin yükünü sırtlanacağını söyleselerdi gelmek ister miydi? Bunu ona hiç sormadım...

 Esmer bir hayatın kapısını tıklatırken devasa elleriyle
yosun yeşili gözleriyle kocaman baktı dünyaya. Bu muymuş demedi. İsyan etmeyi asla öğrenmemek üzere aramıza karıştı. Kavgaya en şiddetli yerinden girdi. Anlayınca kaçmadı.


 Hiçbir şey kaybetmedi büyürken. Ödün vermedi. İstese de veremezdi. Hayat ondan hiçbir şey alamadı. İnsanlar alamadı, acılar alamadı. Tertemiz büyüdü. Direndi kirletmek isteyenlere, bazen gizlice ağladı, bazense gülüp geçti. 

 Gün oldu, genç umutlarını bir kenara bıraktı. Çizmekteki hünerlerini sundu insanlığın onuruna. Çizmese de olurdu. Kederini suya bir taş atar gibi içine attı. güle oynaya kendisine biçilene alıştı. Çünkü, onun ruhunun berrağına eğilip bakarsanız, yalnızca hicap görürsünüz.


insanları seviyordu. Kim olursa olsun hepsini. ne olursa olsun hepsini. Şakalara karıştı; ama gülüp geçmedi. Durup düşündü, üstüne bastı. Ve ayağını hiç kaldırmadı.


 Acılara karıştı. Kendininkileri bırakıp bir köşeye, yaban yanlış acılara. Baba kokusu sindi üstüne. Kardeş kokusu sindi. Anne kokusu da. Ve yar kokusu da. üstüne dünyayı yaşanmaz kılanlara kadar, tanrı şefkati sindi.


 Öğretmeyi denediler. Çiçek koparmayı, karıncaya basmayı, kuş avlamayı. yere tükürmeyi, çöp kutularına tekme atmayı, nara atmayı bile. Öğrenemedi. Daha küçük bir çocukken büyük bir adamdı sanki. Büyük bir adam olunca hala bir çocuk. Kocaman kocaman baktı ihanetlere, anlamayarak. Katilleri bile sevdi ama. İnsan oldukları için. İnsan oldukları için insan olmayanları bile. Sevdi.


 Hünerli elleriyle tutundu zamana. Eşyayı kavrayıp bir çırpıda resmeden hünerli parmakları, ekmeğe soyundu. Toprağın bereketiyle süzüldü mutfağa. Toprak ananın katıksız sevgisiyle. Toprağın çocuğu olmanın verdiği erişilmez haz ile. girdi mutfağa. Ne bulduysa bir tencereye attı. derin, geniş bir tencereye tıpkı hayat gibi. Yüzünden bir gölge geçti. Gençliğinin yarım yamalak tebessümü düştü alnına. O sevgili babanın erken edilmiş vedası geçti. Çok güzel bir kadın silüeti geçti. Çok güzel bir armağan gibi. Güldü.


 Alevi parmaklarıyla söndürdü. Alnında yanan ateşe ilişmedi. Derin, geniş tencere fokurduyordu. Dışarda bilmediği bir savaş sürüyordu. Sokak fokurduyordu. Evren fokurduyordu. Onun etrafında kir yoktu, leke yoktu. Temiz olmanın kaderinde hüküm sürüyordu, temiz olmanın gururunda hüküm sürüyordu. Usundan bir çocuk geçti. Çocuk özünden yaralıydı. Sustu.


 Bu kadar değildi bir şey eksikti. Ne eksikti? Bir gün, sırtını dünyaya vermiş ruhunun bekaretini katarak aş ekmek ediyordu. Gönlünden bir şarkı geçiyordu. Beyazı uyanmıştı, ayazı gitmiş. Bir an, döndü. Baktı. rüya görüyorum sandı. Bir daha baktı. Yeşil bir bahçede ayrık otu ayıklar gibi baktı. Kırmızının ahengiyle savruldu siyahın rüzgarlı otağına. Gitti oturdu. Kalbinden yumruk kadar bir şey koptu, tutamadı.  Bir kadına vurulmadı sanki bir kurşunla vuruldu. Eksiğini buldu o vakit. Bu kez de parçasının ardına düştü. Harcayacak bir ömrü vardı, harcamanın ardına düştü. Bahşedilmiş insanlığının zekatını vermenin ardına düştü. Beyaz gönlünün, arık ruhunun, soylu tavrının zekatını vermenin ardına düştü.


 Çok yıllar yürüdü böyle. İtildi, kakıldı, kovuldu bile. Geri dönmedi. çok ağladı. isyan etmeyi bilmediğinden ağladı, sustu. Kirli ve çirkin bir şeyin ardına düştüğünü bile bile, masum bir şeyin ardına düşer gibi düştü. Hep düştü. kalkmaktan usanmayan, bir çırpıda düştüğü yerden kalkan bu tuhaf adam.


 Bir güzel sevdi. ruhunu sundu dipte köşede ne varsa ona kadar. Ben beyazım bana inan sen dedi. Yaralı bir serçeye konuşur gibi konuştu. Aldı. Gagasını açtı güç bela, yudum yudum hayat içirdi. Umut içirdi. Sevgi içirdi. Usulca öptü. Nazikçe. Ağacın kuytusundan ince bir dal kırar gibi, çıt çıkarmadan. Sen, hala garip bir telaşla aşka inanan seyyah, yorulmuş bir bedenin arkasından ne uzun yollar aştın. Herkesin kırdığını alıp sen toparladın. Deşilmiş yaraları hekim gibi kapattın. Sen, garip bir edayla, inatla, hala hüznün ve suçlanmışlığın insanlık anıtı gibi dimdik, göğün sonsuz geniş göğsüne başını yasla.


 Sen, insanın ham yüzü, güzel tarafı, güneşli yanı. toprağın soylu çocuğu sen. Sen o inanılan Allah'ın yerdeki suretisin. O'nun elleriyle gönderilmiş eşsiz koruyucu, şefkatin yalın hali, merhametin timsali, sabrın öbür adısın. Sen, beyaz boneli çocuk, beyaz atların acımasızca katledildiği bu kan mevsimlerinde, hala masallara inanan mutlu çocuksun. Sen gözlerinin ışığıyla en karanlık tünellerden çıkılan yol arkadaşı, isyan nedir bilmeyen arık ruhlu çocuk sen… Ah sen… Ah sen…



2 yorum:

  1. muhteşem olmuş canım,
    ellerine sağlık :)

    YanıtlaSil
  2. Tek kelimeyle muhteşem bir yazı.Kirli birşeyin peşinden gittiğini bile bile masum birşeyin peşinden gider gibi gitti demişsin ama kendine haksızlık etmişsin.Temiz olduğunu iddia eden herkesten daha temizsin.

    YanıtlaSil