24 Eyl 2014

DENİZ SEVMEYEN İNSAN DÜŞ KURAR MI?





Dalganın suspus olduğu yerde fırtına nasıl çıldırıyordu, aklım almıyor. Çok ıslanmamıştım; ama çıktığımda yine de üşüyordum.

 Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana duruyorduk.  O, sonsuzluğun mavisine kopkoyu bir siyahla dalıp gitmişken

ben oyunun en keyifli noktasında neden çekildiğimizi düşünüyordum. 

Haksızlığın ne demek olduğunu bildiğimiz günlerdi.  Bir kum tanesi can çekişe çekişe çürüdü.  Eridi gitti.  Su onun bıraktığı boşluğu hafifçe yaladı.  Saçlarımız şahlanan atlar gibi yelelendi. Savrulmamak için gölgelerimize yaslandık ve çoktan kurumuş olan terimizin kokusunu çektik içimize. Dalganın suskun olduğu yerde bu ne çok rüzgardı.  Tanrım, çıldıracaktım.  Kadın, boğuk bir sesle gelecekte hepinizin işiteceği erken meşhur bir şarkı söylemeye başladı.  Aşık bir hali vardı.  Tutkunun ortasında bırakıp giden o adamı çok özlüyordu.  Ben üzüldüm.  Sizi nasıl inandırabilirim bilmiyorum; ama o ayrılığın acıttığı kalplerden biri de bana çarpıyordu.  Su sustu.  Dalga zaten suspustu.  Ben konuşmak istediğim halde susuyordum.  Kadın şarkı söylüyordu. Vazgeçmiş öznenin haddi hesabı yoktu bizde.  Ortalıkta cam kırıkları,  geceden sarhoş derbederlerin kusup örtmediği dertleri,  o hep isteyen hep daha çok isteyen arsız dilenci yanları… Ve deniz…  mavisi bir hayli küsmüş kadim dost deniz… Denizimiz…  Ayağınıza bir cam kırığı batsa yahut yosun kuşansanız ondan bilirdiniz.  Oysa hep hazırdır affetmeye; affettirmeye…


Deniz sevmeyen insan düş kurar mı bilmiyorum.  Kursa ne görür?  Görse duyar mı?  Duysa bir düş kurduğunu bilerek dünyanın olağan ve tiksindiren danışıklı dövüşüne uyar mı?  Uyabilir mi?


 Ortalama ebatlarda bir taş yuvarlandı kendi kendine. Denizin aksi yönüne yuvarlandı ve bir çağlayan yatağına oturdu.  Taşın kavgası bizimle olabilirdi;  ama değildi.  Hep yenilen ve hep yenileceğini bilen bir taş için bile zordur kavgaya tutuşmak. Bu taşa saygı duyuyorum.  Bu taş, yorgunca sürdürdüğümüz insan olmak telaşında;  kutsal bir öğreti gibi,  doygun ve dingin ve bitkin bile olsa dirençli.  Bu taş kırağı, safi boz.

 Kadın,  kına kokusunu içine çekti.  Gözleriyle önce denizi,  sonra semayı taradı.  Bir martı söylencesi geldi aklına derken bir martı geldi.  Bir gün hiç martı kalmadığını düşünün.  Hiç çığlık, hiç mücadele, hiç heves. Bir gün hiç kına kokmadığını düşünün.  Şarkın ve garbın ortasında küskün küskün etrafına bakınan bir kadın ve hiç kına kokusu…  Bir gün, sizden sonraki kuşağa bırakabileceğiniz tek şeyin uslanmaz bir kin olduğunu düşünün. Belki utanın. Belki hiç utanç…



 Yüzünü bana döndü. Bakıştık. Yoksul bir alınyazısının kurşun kalemlerle yazılmışıydık. Silik yiyen mazimizi hatırlamak pahasına bakıştık. Çağlayan küstü. Denizin keskin mavi uğultusunun bir yerlerinden bir saz tıngırtısı işitildi. Çok derinden kanayan sazın efkarını taşır gibi eğildik. Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana üşüyorduk. Çok yüksek bir yardan bir yaraya sayfa sayfa düşüyorduk. Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana korkuyorduk. Bir gün hiç ses olmadığını düşünün. Bir gün sazın ağlamadığını düşünün. Ve sizden başka hiç kimsenin sazı anlamadığını düşünün… Ürperin.


  Acının saygıyla suspus olduğu yerde yara nasıl kanıyordu bilmiyorum. Aslında çok korkmamıştım; ama yine de uyandığımda kalkıp bir çardak su biçtiğimi hatırlıyorum. Ne zaman yeşili maviden özge tutsam, böyle avunuyorum.


 Biz bu sırada dalgakıranı inadına dikine yapılmış gözü dönmüş başka bir denize göçtük tabii. Orada olsaydık ve bir şeyler görseydik,  ben anlatırdım. Siz anlatmamı istemesiniz de anlatırdım. O denizin bizim ilahi dingin mavimizle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Adam boyu halt etmiş göğe boy veren çılgın dalgaların yanında. Dalganın suspus olduğu yerde elbette bilirsiniz, yosun da büyümez, balık da gülmez. Fırtınaya ne oluyordu o zaman? Fırtına kimdi? Birdi, beydi, epeydi. Kirdi, terdi, siperdi. Aşktan aşan deli başla bir yabancıyı öpmek hatta belki sevmekti…

 Beni tek başıma çürümeye bırakabilirdiniz; isyan etmekten ölene kadar bağırmamı bekleyebilirdiniz. Ama, o kadına dokunmamalıydınız. Bana soracak olursanız her şeyin açığa çıktığı an, o kadının saçlarına rüzgar iliştirdiğiniz andır. Ne zaman ki fırtınaya binip batık bir gemiye delirdiniz; o zaman eskidi. Hatta daha geniş bir çember çizip yalnız o yörüngede yağmalasaydınız, bütün sırlar sahiplerinde kalırdı. Ve hiçbir şey bitmezdi.



 Köpük yanaştı önce tuz çoğaldı. Sonra bir beyefendinin çok güzel bir kadına sandalye tutmak için ayaklanması gibi; su ayaklandı. Usul usul, korkutmak istemeyerek. Ama, ölürcene kararlı. Derken mavi, beyaz ne varsa siyaha kesti. Ağaçların yenilmez gövdeleri burkuldu derin. Düşman haince zalimdi. Bakmak hiç istemedim, ellerimi ayaklarımı bağladınız, boynumu sabitlediniz kıyımınızı göstermek için. Oysa siz keyfederken, deniz kan oluyordu. Biliyor musunuz denizin kan olabileceğini hiç düşünmemiştim. Düşünseydim daha az riske atardım. Ve daha çabuk büyürdüm. Ve kimin nesi olduğunu bilmediğim o kadına kim olduğunu sorardım önce. Sonra severdim onu… Sonra yürürdüm denize, denizin yağmalanmadık yanı kalmamış silkelenmemiş haline. Suyun suspus olduğu, fırtınanın kudurduğu yerlere bile… Sonra içime çekerdim kına kokusunu. Ciğerlerime. Martılarla söyleşirdim. Bir simit gibi ufalanırdım hepsine. Kum dolardım usul usul Oysa artık anlıyorum dalganın suspus olduğu yerde fırtınanın nasıl olup da çıldırdığını.


     Siz de anladıysanız, ama anlamakta geç kaldıysanız bunun sorumlusu deniz değildir. Denizimiz değildir…


 Kırgın bir mızrap özlemli bir tele dokundu. İşte şimdi, tam da şu anda; gürültüye aşina kulaklarınızı gere gere dinleyin, gücenik bir mızrap aşık bir tele dokunuyor. Yorgunca yine dokunuyor. Sevmek böyle acı vermemeli derken dokunuyor. Severken kimseyi incitmemeli derken…


     Derken sizin umursamayan yerleriniz her şeyi dağıtıyor. Sazın sesi sizin sesinizde kendini öldürüyor. Hem bana kalırsa da  kırgında yaşamak sürgünde yaşamaktan beter… Deniz yok. Kadın yok. Saz yok…


     Benim çatlamayan sesime hayata değmek yasak. Yargıçlar nedensizce yargılıyor cellatlar pat diye asıyor… Zebaniler güle oynaya ateşi harlıyor, Tanrı kararsız… Çok günahkar olmanın çok sevapkar olmaktan ne farkı var… Bir gün hiç kötülük kalmadığını düşünün.  Sizden hiç kalmadığını. Bir gün dünyanın iyilere, sadece iyilere kaldığını düşünün. Dünyada sadece iyilerin kaldığını düşünün. Bir gün hiç deniz, hiç kadın, hiç söz… Yalnızca iyiler.


 Neye yarar ki?

 Dalganın suspus olduğu yerde fırtınanın kudurması gerektiğini deniz kan olduğunda anladım. Kimin nesi olduğunu bilmediğim bir kadınla yan yana esiyorduk. Direniyoruz sanmıştık, aslında çoktan yenilmiştik. Onun rotasını rüzgara verdiler, benim kanatlarımı kestiler. Pes dedik. Pes ettik.

Nostaljik Pazartesi Etkinliği'nde

1 yorum:

  1. Beni tek başıma çürümeye bırakabilirdiniz; isyan etmekten ölene kadar bağırmamı bekleyebilirdiniz. Ama, o kadına dokunmamalıydınız. Bana soracak olursanız her şeyin açığa çıktığı an, o kadının saçlarına rüzgar iliştirdiğiniz andır. Ne zaman ki fırtınaya binip batık bir gemiye delirdiniz; o zaman eskidi. Hatta daha geniş bir çember çizip yalnız o yörüngede yağmalasaydınız, bütün sırlar sahiplerinde kalırdı. Ve hiçbir şey bitmezdi.

    YanıtlaSil