5 Mar 2016

DÜŞKIRAN-8

                                          BEN SANA GÖRE DEĞİLİM           



Heyecan duymuyorum. Hayatımda ilk defa bir erkekle randevuya gidecek olmama rağmen korkmuyorum da. Endişe, sevinç, hüzün hiçbiri yok. Tamamen nötr haldeyim. Filiz benim yerime hepsini bir arada yaşadığından olsa gerek...
Giysi dolabının kapağını cömertçe açmış, bir yandan benim giyim tarzımın ne kadar sıkıcı olduğundan söz ediyor diğer yandan kendi kıyafetlerini gözden geçiriyor. Çok güzel görünmeliymişim. Bir daha ne zaman genç olacakmışım... Artık özgür bir bireymişim... Bunlar olağan şeylermiş. Daha kimler kimler benimle buluşmak isteyecekmiş...
Sözleri bana masal gibi geliyor. Aslında durumum çok net. Mutsuzum. Yalnızım. Gittikçe daha başarısız hale geliyorum. Görünmezim adeta ve yaşadığıma ikna olmam gerek. Bir kapı bulup arkasında ne olduğunu bilmesem bile onu açılması için zorlamam gerek. Bir ışık bulmam gerek. Belki de sadece bir renk...
- Şu nasıl?
- Çok açık.
- Peki bu?
- Fazla pırıltılı değil mi sence?
- Biraz pırıltıdan bir şey olmaz.
- Daha gösterişsiz bir şey giyeyim...
- Tamam peki. Bu bluz?
- Evet o olabilir.
- Altına da....
Patlıcan moru, kayık yaka bluzun altına siyah, diz üstü bir etek seçti benim için. Kendi giymeye kıyamadığı kadife çizmelerini giymem için ısrar etti. Saçlarımı sabırla düzleştirdi, makyajımı özenle yaptı. Beni neye, neden hazırladığını anlamıyordum; ama bütün genç kızlar böyle yaparmış ve yapmalıymış gibi geldiğinden ses çıkarmıyordum.
- Ah bir de şu gözlük olmasa... Fıstık gibi oldun.
- Nesi varmış gözlüğümün?
- Bir şeyi yok canım, gözlüksüz daha güzelsin demek istedim.
- İyi mi yapıyorum bilmiyorum Filiz...
- Başa mı dönelim bu kadar şeyden sonra? Büyütecek bir şey yok, yemek yiyip geri döneceksin.
- Sen de gel o zaman?
- Olur mu öyle şey? Sen şimdi git, sonra tekrar görüşmek isterseniz ben o zaman gelirim tanışırım, tamam mı?
- Öyle olsun.
Filiz'in olduğu kısımlar doğal geliyordu. Ben genç ve özgür bir bireydim ve ilk randevuma gidiyordum. Bunda ne vardı... Gel gör ki Filiz sahneden çekildiği anda yine ben oluyordum. Kendimle yüzleşmek kolay değildi. Rahat, sıcak, güvenli bir yerde başka hiçbir şeye kafa yormadan ders çalışıyor olmam gerekliydi benim... Elimden bir şey gelmiyordu. Sorunlarım boyumu bir hayli aşıyordu ve takatim kesilmişti. Belki biçare halimden başka bir tarafa konsantre olursam her şey kendiliğinden düzelirdi ya da belki hiç değilse biraz nefes alırdım. Ya da hepsi bir kenara kendimi kandırıyordum; ama kandırılmaya gerçekten muhtaçtım...
Otobüs yolcu indirip bindirmek için her durduğunda inip yurda dönmeyi düşündüm; ama düşündüğümü yapmak bir kenara yerimden kıpırdamadım bile. Bir şey beni gitmeye zorluyordu adeta. Medet'in benimle konuşurken takındığı alaycı tavırdı belki bu. Orada kalmaması gereken sevimsiz bir ciddiyetsizlikti. Kendimi yine yine anlatamamış, ifade edememiş olmam; yanlış anlaşılıp bilinmem ve yola bu bir sürü yanlış ve eksik anlaşılmalarla devam etmek zorunda bırakılmamdı.
Hiç kimse dinlemiyordu beni. Bu yüzden kağıt kaleme sarılmış, durmaksızın sayfalarca yazabilecek biri haline gelmiştim. Ailem beni dinlememişti. Arkadaşlarım dinlememişti. Öğretmenlerim bile ne kadar zeki, başarılı olduğumdan söz ederken her tavırlarıyla az konuşmayı, şikayet etmemeyi, sorunları dile getirmemeyi övdüklerinin bilincinde değildi. Önüme kalıplar koyup durmuştu herkes, ben de mecburen bana uygun olmasa da içlerinden en uygun görünenini seçip o kalıba girmiştim. 
Kalıbım beni nefessiz bırakıyordu. İçinden sıyrılıp uzaklara fırlatmak istiyordum onu. Kendimi bulmaya ihtiyacım vardı. Henüz kendimi tanımıyordum; ama dört koldan saldırıya maruz kaldığım şiddetli bir kavganın ortasında duruyordum. Bir kalıp o sırada ihtiyacım olan en son şey bile değildi.
İşte orada... O gün beni dükkandan kovan salaş giyimli, kirli sakallı, neredeyse çirkin adamdan eser kalmamış. Önünde durduğu mağazanın vitrinindeki erkek mankenlerden daha çok dikkat çekiyor. Pantolonundaki tek çizgi ütü izlerini bir hayli uzağında olmama rağmen görebiliyorum. Beyaz, spor ceketi uzun boyuna ve esmerliğine gerçekten çok yakışmış. Beni daha da şaşırtan şey ise elinde bir buket çiçek tutuyor oluşu. Böylesine istekle çağrıldığımı ve böylesine iştahla beklendiğimi düşünmemiştim...
Ayaklarım beni ona yaklaştırdıkça hesapta olmayan bir heyecan duymaya başladım. Onu bir erkek olarak ciddiye almadan gelmiştim ve şimdiyse karşımda ciddiye alacağımdan endişelendiğim başka bir erkek duruyordu. Beni gördü. Son derece sevimli bir tebessüm ederek boşta olan elini salladı. Gülümsedim. İnsan trafiğini yara yara güç bela yanına vardım. Tokalaştık.
- Mesajını alınca çok sevindiğimi tahmin edersin. Fakat, aradığımda telefonun kapalıydı. Konuşmak istemediğini hatta mesaj attığın için pişman olduğunu sandım.
- Aslında, öyle oldu.
- Ama, geldin.
- Evet.
Ne oldu ukala şey? Ne değişti? Neden elini ayağını koyacak yer bulamıyorsun ve kalbinin nasıl çarptığını olduğum yerden tüm çıplaklığıyla duyabiliyorum?
- Bu taraftan. Çok güzel, nezih bir yer biliyorum. Az ileride. 
Şaşkın, toy bir çocuğa benziyor. Gerçekten neyin değiştiğini ya da başta neyi fark edemediğimi merak ediyorum.
- Heyecandan çiçekleri takdim etmeyi unuttum.
Çiçekleri takdim etti. Yanımda sönük kaldıklarını eklemeyi unutmadı. Elimde çiçek buketiyle bu şık ve ince adamın yanında yürürken içimden Filiz'e beni zorla da olsa bir şeye benzettiği için dualar ediyordum. Yürürken konuşmuyorduk. Onun heyecanı mıydı beni böyle sarmalayan? Yalnızca görünümü değil bana verdiği enerji, hali tavrı, bakışları bile farklıydı. Bu kadar kısa zamanda böylesi bir değişimi daha önce hiç kimsede görmemiştim. Rol yapmıyordu. Bana bağırırken beni kovarken de rol yapmıyordu. Tuhaf olan buydu zaten. Bütün Medetler gerçekti.
Geniş, güzel bahçesi olan şık bir yere girdik. İlk bakışta dikkatimi raflar dolusu içki şişeleri çekti. Filiz ve Sevda'yla gittiğimiz yerin aksine burası elit bir yere benziyordu. İnsanlar sohbet ederek, gülümseyerek, ara sıra kahkahalar atarak yemek yiyor, kadeh tokuşturuyordu. Caz olduğunu tahmin ettiğim bir müzik çalıyordu. Hayata dair bütün bilgim kitaplardan geliyordu. Bir yerde caz çalıyorsa o yerin elit olduğu sonucuna da okuduklarımdan varmıştım. Hafif müzik, loş sayılmayacak ışık, iyi giyimli sakin insanlar beni rahatlatmıştı. Yalnızca içki şişeleri... Çok fazlaydı onlar. Çok çok fazla.
Yer ayırtmıştı. Pencere kenarında dışarıyı en iyi gören masa boş vaziyette bizi bekliyordu. Oturmak üzere paltomu çıkarırken koşup sandalyemi tuttu. Her halinden bu gece silahsız olduğunu, kendini teslim ettiğini, o alaycı tavrını bir kenara bıraktığını anlıyordum.
Bir süre sustuk. Ben çevreme bakıyordum. İnsanlar ilgimi çekiyordu. Kitaplarda tanıyıp sevdiklerim bunlar olmalıydı. Bunlar mıydı? O naif, iyi, sıcak insanlar? Nihayet bulmuştum onları işte... Vardılar, gerçektiler biliyordum...
Medet'e döndüğümde bakışlarımız çarpıştı. Bana o kadar dikkatli bakıyordu ki utanıp hızla başımı çevirdim. Güldü.
- Ne kadar başka görünüyorsun.
- Nasıl başka?
- Dünkü çocuk gitmiş yerine göz alıcı bir kız gelmiş.
Her an eski haline döneceği endişesiyle süngümü omuzladım.
- Ben de sizin için aynı şeyi düşünüyorum.
- Öyle mi? Ben de mi başka görünüyorum?
- Evet, oldukça.
Yine güldü. Sipariş almaya gelen garsona biraz beklemesini söyledi. 
- İzin verirsen senin için seçim yapmak istiyorum, özellikle sevmediğin bir şey var mı?
- Balık. Aslında deniz ürünleri.
- Anladım.
Garsona ne yaptığını çok iyi bilen birinin rahatlığıyla sipariş verdi. Sıraladığı çoğu ismi daha önce hiç duymamıştım. 
- Ne içersin? Şarap?
- Ben alkol almıyorum. Meyve suyu olsun.
Şaşkınlığını yüzünden okuyabiliyordum. Heyecanım giderek artıyordu. Bana karşı o kadar nazikti ki etkilenmemem mümkün değildi.
- Hala ismini bilmiyorum. 
- Öyle mi? Söylemedim mi?
- Söylemedin. Ama, en az kendin kadar güzel bir ismin olduğuna eminim.
- O zaman ismimi siz tahmin edin, benim de ne kadar güzel olduğuma dair bir fikrim olsun.
- Hımm... Bir bakalım... Kendine has güzel bir yüz, anlamlı bakışlar, biçimli bir dudak, uzun siyah saçlar... Böyle bir varlık olsa olsa nebatat aleminden çıkar. Senin ismin Kardelen. 
- Kardelen güzel isim; ama benim değil.
- Gül? Manolya? Defne?
- Iıh.
- Defne de mi değil? O zaman Menekşe?
Gülmeye başlamıştım. O kadar inanıyordu ki ismimin bir çiçek ismi olduğuna, sıraladıklarına olumsuzca kafa sallamam onu şaşkınlığa sürüklüyordu.
- Gülmek bir kıza bu kadar yakışıyorsa ismi Yasemin olmalıdır.
- Yasemin de değil. Ama, bir şeyi bildiniz. İsmim nebatat aleminde yer alıyor.
- Şimdi daha çok merak ettim. Sonuçta yaşlı bir insanım, daha fazla yorma beni. Bana adınızı bağışlar mısınız küçükhanım?
- Sarmaşık.
- Sarmaşık... 
Sarmaşık'ı anlamını baştan yazarmışçasına düşünceler içinde, ağır ağır söyledi. 
- Ben demiştim. En az kendin kadar güzelmiş ismin.
Sonuçta yaşlı biriyim ne demekti? Sorsam mı? Yüzüne yaşını anlamaya çalışarak baktım. Hayır yaşlı değildi; ama genç de denemezdi onun için. Düşüncelerimi okumuşçasına "Yaşımı merak ediyorsun değil mi? "dedi.
- Şeyy. Evet biraz. Yani yaşlıyım dediniz de, o yüzden.
- 37.
Benden tam 19 yaş büyüktü. Ama, ondan en azından bu akşamki Medet'ten hoşlanmaya başlamıştım. Sesi, gülümsemesi, bana olan ilgisi, bakışları, her şeyi hoşuma gidiyordu.
- Sen 18 yaşındasın sanırım?
- Evet.
- Bu sorun olur mu?
- Ne için sorun?
- Benimle konuşmak istemeyebilirsin.
- Yaşınız benden büyük diye mi sizinle konuşmayayım? Mantıklı değil.
Güldü... Dükkanda, kendi çöp hayatımın en kötü kokan noktasında onun bu kadar güzel güldüğünü fark etmemiştim. Şimdiyse daha çok gülmesini istiyordum ve şaşırıyordum kendime.
Siparişlerimiz geldiğinde neyi nasıl, neyle yemem gerektiğini bilemiyordum. Önümde birden fazla çatal, bıçak vardı. Durumu kavrayan Medet beni rahatlatmak için "Hangisini istiyorsan onu kullan. Bak ben öyle yapıyorum." dedi elindeki çatalı sallayarak. Gülüştük.
Yemek boyunca havadan sudan konuştuk. Dükkanda yaşadıklarımıza hiç değinmedik. İlk kez bu masada karşılaşmıştık sanki. Ben yurdu, Tülin'i, okuldaki görünmezliğimi, yorgunluğumu, her şeyi unutmuştum. Bulunduğum yerde, bulunduğum şekilde mutluydum. Medetse her geçen saat beni biraz daha şaşırtıyor, etkisi altına alıyordu.
- Müsaadenle bir kadeh daha içmek istiyorum. 
Benden izin istemesine anlam verememiştim. Birkaç kadeh içmişti ve iyi görünüyordu.
- Tabii, siz iyi hissediyorsanız buyurun için.
- Bana "sen" desen olmaz mı?
- Olur. Sen derim.
Kadehini doldurdu. Şarap olduğunu anladığım içkisinden bir yudum aldı. Derin derin nefeslenip yüzüme baktı.
- Reha bana bu kızı rahat bırak Medet, hem çok küçük hem çok masum dedi biliyor musun?
- Neden öyle bir şey deme gereği duydu Reha Bey?
- Reha Bey böyle bir şey dedi; çünkü sen kapıdan girdiğin anda benim elim ayağıma dolaştı. O da bunu fark etti. Bir sen fark etmedin.
- Dünkü çocuk halimle mi?
- Dünkü çocuk halinle de başka güzeldin.
Vardım işte. Birileri beni görüyordu, önemsiyordu, vardım...
- Ben sana hiç uygun değilim Sarmaşık.
Durgunlaşmıştı. İçkiden olduğunu düşünüyordum; ama yine nazik ve ilgiliydi. Kendini kontrol ediyordu.
- Sana uygun olmadığımı biliyorum; ama geç kaldım maalesef.
- Neye geç kaldın?
Hüzünlü bakıyordu artık. Bilmediğim şeyler geçiyordu bakışlarından. Reha'nın koşup kolunu tutmasına, onu benim hakkımda uyarmasına, burada yüzüme karşı ben sana uygun değilim demesine, hüzünlenmesine ve artık gülmemesine sebep olan şeyler...
Soruma cevap vermedi, ben de üstelemedim. Ben de geç kalmıştım çünkü. Mesajı atmış, buraya gelmiş ve onun dünyasına adım atmıştım artık. İkimiz de geç kalmıştık.
- Geç oldu, seni taksiye bindireyim, dedi.
- Öyle mi? Aracın yok mu senin?
Güldü işte...
- Oo misilleme. Var, ama bakımda aracım. Taksiyle geldim.
- Otobüsle giderim ben, taksiye gerek yok.
- Merak ederim şimdi. Şu köşedeki taksici arkadaşları tanırım. Seni yurda kadar götürsün biri.
- Peki.
Gitmek için hazırlanmaya koyulduğumda tok ve hüzünlü sesini duydum. Şiir okuyordu...

Hangi rüyadan çıkıp geldin 
bu nasıl gelmek
rüzgarınla sarhoş, ışığınla kör
beyazınla kir oldum
kayboldum
kıvılcımı çakılmamış kömür gözlerinde
hangi masaldan düştün apansız
hangi şiirden firardasın
bu nasıl gelmek...

Öyle güzel okumuştu ki elim paltomda gözlerim gözlerinde kalakalmıştım. Hayır yaşlı değildi. Ya da ben 18 değildim. Ortak bir yerde buluşmuştuk biz. Onun sesinde, benim çaresizliğimde, onun karmaşasında benim yalnızlığımda, onun şiirinde ve benim şiirimde...
- Biz de kendi çapımızda şairiz, dedi gülerek. 
- Çok güzeldi; dahası çok güzel okudun.
- Bazen arkadaş toplantılarında okuturlar bişeyler.
- Sen mi yazdın?
- Sen yazdırdın.
Başka bir şey konuşmadık. Beni taksiye bindirdi. Şoföre bir sürü şey tembihledikten sonra taksi parasını verdi. Ona sadece bir kez üstünkörü söz ettiğim yurdun adresini eksiksiz söylemesi beni şaşkına çevirmişti. Beni onunla ilgili bu gece gördüğüm her şey şaşkına çevirmişti...
Bu Medet'i sevmiştim. Çiçek buketime sıkı sıkı sarılıp onu düşünmeye başlamıştım bile. Yurdun önünde taksiden indiğimde Filiz'i balkonda beni bekler halde buldum. Dur geliyorum işareti yaptıktan sonra aşağı koşup kapıyı açtı. Beni soru yağmuruna tuttuğunu duyuyor; ama ne sorduğunu anlamıyordum...

(sürecek)






19 yorum:

  1. Sen insanı verem edersin ya burda bitirilir mi? Hemen yaz hemeeennn

    YanıtlaSil
  2. Gerçekten çok güzel bir anlatım çok icten çok sarmalıyor insanı bencede kesinlikle sürmeli hatta kitap haline getirilmeli....

    YanıtlaSil
  3. İyi ki bölüm bölüm yazıyorsun. Kitap olsaydı bir sefrede bitirirdim sonra da kendi kendimi yerdim niye bitirdim diye :D kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  4. Acaba gerçekten hoşlandı mı medetten yoksa sorunlarından kaçmak için beyninin bir oyunu mu? Bekleyelim görelim :)) Kalemine, yüreğine sağlık.

    YanıtlaSil
  5. Bu nasıl şiir? Çok güzel.

    YanıtlaSil
  6. Ondokuz yaş fark çokmuş.. Sarmaşık tutunacak dal, sığınacak liman arayışı içinde. Medet bunu kullanabilir.. Hikaye müthiş gidiyor hayranlıkla okuyorum, kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  7. Sarmaşık'ın iyi hissetmesine sevinmekle beraber, Medet hakkında aklıma takılan şeyler var. "Ben sana hiç uygun değilim" ne demek? Sarmaşık bir yara almaz umarım.

    YanıtlaSil
  8. Ben direkt duygularımla yorumlayacağım.Bölüm çok güzel çok akıcı ve edebi bir yazı olmuş.Samaşık'ı çok çocuk karşısındaki Medet'i ise çok çakal buldum.Filiz'e ayrı bir öfkeliyim.Sarmaşık bir bebek kadar masum duygular ve arayışlar içinde karşısındakiler ise fazla kurnaz atacağı adımı iyi bilen bir cambaz misali hesaplı Sarmaşık için şimdi daha bir endişeliyim.Bir nebze hayatının yükünü unutmuş mutlu olmasına sevinirken diğer yandan üzülmesinden korkuyorum. Bekleyip göreceğiz kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  9. muazzam bir anlatım... birazcık şansın yaver giderse yazar diye geçinenlerin hepsini cebinden çıkartırsın. ben de bu yazı serisinin kitap olması gerektiğini düşünüyorum. kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  10. Yunus Bey tam da benim düşündüklerimi yazmış. Medet de Filiz de Sarmaşık'tan yaşça büyük ve hayatta daha tecrübeliler. Kızı böyle yönlendirmemeleri lazım. Hem Medet madem ona uygun olmadığını biliyorsun niye karşısına dikiliorsun kızcağızın? Kızmamak elde değil. Devamını merakla bekliyorum, kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  11. Daha henüz ikinci okuyabildiğim bölüm olmasına rağmen beğendim.Takip etmeye çalışacağım.

    YanıtlaSil
  12. 37-18 bu maç burada biter.
    Yazı desen harika.

    YanıtlaSil
  13. Medette bişeyler var. Güvenmedim ben. Sarmaşık üzülmesin.

    YanıtlaSil
  14. Ben de ikisini birbirine uygun bulmadım.Devamını merakla bekliyorum.Harika bir yazı...Kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  15. Hangi rüyadan çıkıp geldin
    bu nasıl gelmek
    rüzgarınla sarhoş, ışığınla kör
    beyazınla kir oldum
    kayboldum
    kıvılcımı çakılmamış kömür gözlerinde
    hangi masaldan düştün apansız
    hangi şiirden firardasın
    bu nasıl gelmek...

    YanıtlaSil
  16. http://hizliresim.com/OMpZvP

    YanıtlaSil
  17. "Sen mi yazdın?"
    "Sen yazdırdın"... Müthiş..

    YanıtlaSil