4 Oca 2015

HAYATI KAYIP BİTENİN HİKAYESİ


Yalnızca bir gezinti sandı bunu. Şöyle bir bakıp gidecekti ona kalsa. Aşağı indi. İnerken gökkuşağının en asil rengine elini verdi. Hiçbir şeye yaslanmadı. Önce sağ ayağı sonra sol ayağı değdi yere. Şiddetli bir kapı çarpması sesi işitildi. Gözlerini kısarak etrafına bir kere baktı. Tam bir çember çizmeden baktı. Gördüklerini pek sevmedi. Bir şey demedi.

Onu almaya kimse gelmedi. Çok yabancı hissetmiyordu. Daha önce birkaç kere bulunmuştu. İlk defa kaybolmuyordu. Yine de anne serçelerin yuvalarını çok yükseğe yapmasını istemiyordu. Düşenler ölenlerdi. Aniden bir deniz kapladı içindeki boşluğu. Boşluk. Sevmediği bir kelime, alışmadığı bir gerçekti. Sevimli sessizlik yerini hırçın bir gürültüye teslim ediyordu. Kulaklarını tıkadı. Yine duyuluyordu.

Kaçmak istemedi. Korkmuyordu. Uzaklaşmak istedi sadece. Daha sessiz bir yer olmalıydı elbette. Daha temiz yerler. Birine sorsa mıydı? Soramazdı. Kiminle geldiysen onunla git diyeceklerdi. Nasıl geldiysen öyle git. Dost canlısı yüzlere rastlayamadı zaten. Gürültü çoğalıyor, kalabalık büyüyordu. 

Hızlandı. Korkmuyordu. Telaşlıydı biraz. Sanki tanımakta gecikmişti burayı. Akşam olursa ve geceye burada yakalanırsa kimlik gösteremezdi. Bilmediği bir acıda hak etmediği bir cezaya sürülmek istemezdi. Biraz daha hızlandı. Rüzgar geldi ve basınçlı bir dur ihtarı verdi. Yavaşladı... Yavaşladı... Yavaşladı... Durdu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bir mucize değilse de küçük bir iyilik bekledi. Gelmedi.

 Herkes hala her yerde. Renkli mi renkli insan yüzleri parlak mı parlak şehir ışıkları hızlı mı hızlı güç arabaları her yerde. Dünyanın bir parçası ama hangi parçası? Dünyanın alev katmanları mı yoksa buzul parçaları mı? Yoksa sadece ekvator mu? Daha önce de bulunmuştu ama bu kez büyük kaybolmuştu. Kimseye soramıyordu.

Birilerine çarpa çarpa yürümeye başladı. Sendeliyordu. Beynine çivi gibi çakılan acelenin buyruklarına uyuyordu. Tam o sırada ayağı bir şeye takıldı, hızı kesildi. Yerde kirli elbiseler içinde bir tinerci uyuyordu. Ya da ölmüştü öylece yatıyordu. Ayağının ucuyla yokladı. Ölü tinerci rahatsızca öksürdü. Üstünden atlayıp yoluna devam etti. Bu kez biraz korkmuştu.

Hala her şey çok dağınıktı. Kalabalık eksilmiyor karanlık çoğaldıkça çoğalıyordu. Sesler tahammül edilmez boyutlara ulaşıyordu. İçindeki deniz çekildi gitti. Yine boşluk kaldı. Nefes nefese bir sükunet kolluyordu. Hiç değilse geceyi devirecek bir kenar veya köşe bulmak istiyordu. Huzursuzca bakınıyordu. Ona çarpanlar ve onun çarptıkları sinsice gülerek geçip gidiyordu.

Herkes her şeyin ayrımında yaşıyordu demek ki. Yabancılar bu dünyada istenmiyordu. Sahi niye gelmişti? Onu kim getirmişti? Güvenle uyuyabileceği bir yer bulunca, derhal düşünecekti.

Çok ama çok büyük bir taş düştü önüne. Sadece bir parça daha geriye düşseydi onu tuzla buz edebilirdi. Çok ama çok şiddetli bir sesle, çok ama çok yoğun bir toz bulutuyla önüne düştü. Neyse ki üstüne değil. Biraz daha korktu. Biraz daha hızlandı. Biraz daha kızdı. Kendine, insanlara, taşlara.

'Kimse yok mu?' diye fısıldadı. Niye böyle söyledi, anlayamadım. Başını yorgunca salladı ve yürümeye devam etti. Herkes vardı. Niye kimse yok mu diye soruyordu? Parmak kadar bir serçeye takıldı gözü. Başı kim bilir hangi sokak kedisinin ağzında gezen. Eğildi. Minicik gövdeyi aldı. Ceketinin cebine koydu. Anne serçeye bunun hesabını soracaktı.

Birileri iç çekiyordu. Gökyüzüne değen taş evlerin içinden hıçkırıklar yayılıyordu. Yine yas dedi. Yaslanmak istemedi, koşup kaçmak istedi.

Ruju ruhuna bulaşmış metal bir kadın yanaştı o sırada. 'Afedersiniz' diye bir cümleye başladı. Çok şehvetle çok yakışıksız sözler dökülüyordu dudaklarından. Öylesine, geldiği yerde öğretildiği gibi yaparak hepsini sonuna dek dinledi. Bir şey söylemesi gerektiyse de söylemedi. Rujunuz ruhunuza bulaşmış silin onu da demedi. Kenarından yürüyüp gitti.

Şimdi geceydi. Şimdi korkular başlangıcı gerçek hükümran. Bir yumak gibi birbirine geçmiş ipleri ve başlarıyla insan silüetleri. Kir tutmaktan parlamaya mecali kalmamış camekanlar. Yerlerde çiğnenmiş ve hala çiğnenmekte olan kalp parçaları. Elinden gelse hepsini toplayacaktı. Ama şimdi geceydi. Yapamadı.

Herkes gibi o da o parçalara basa basa ilerledi. Gözleri kendisinden daha büyük kirli saçlı bir kız çocuğu yürüyordu yanında. Duruyorsa duruyordu, korkuyorsa korkuyordu, bakıyorsa bakıyordu. Gecenin siyah başlangıcına rağmen güzel çocuktu. Hem hiç ağlamıyordu. Gelebilirdi. İstediği yere kadar yürüyebilirdi.

Kan kokmaya başlamıştı her taraf. Kör kuyular ebedi konuklarıyla dolup taşmaktaydı. Belki de nereden niye getirilip bırakıldığı bilinmeyen başkaları da vardı. Onları mı bulmalıydı? Henüz uyuyacak bir köşe bulamamışken… İmkansızdı. Kız çocuğu bazen başkasının gölgesi gibi anlamsız kederlere bürünüyordu. Bu çocuk elbette ki yağmur seviyordu, anneler taramadığı için o saçları ve eller dokunmaktan tiksindiği için marazlığına. Yağmur anne ne iyiydi.

Artık kendini değil, bu yitirmiş ve yitirilmiş çocuğu düşünüyordu. Onu bir çatıya bırakabilse sokakta da uyurdu. Aslında daha önce birkaç sefer bulunmuştu. Ama bu kez fena kaybolmuştu.

Bu halde yürüdüler... Yürüdüler... Yürüdüler... Dünyada kaybolmuş iki boşluk gibi suskunca. Aramaya neresinden başladılarsa bir daha kayboldular. Hiçbir işe yaramadı yardım istekleri ve hiç kimsenin dikkatini çekmedi kelimeleri. Çocuk, koskoca dünyanın ortasında milyonlarca insanın içinde kirleriyle büyüdü. Yağmur anne bazen gelip sevdiyse de ona yetmedi. Bir gün gerçekten kirlendi ve artık yağmur anneyi istemedi. Hiç kimsenin yanında yürümek istemedi.

O, çaresiz bir gölgeye bile el uzatmamış tuhaf varlıkların ortasında hala ilerliyordu. Koskoca dünyanın tam ortasında, aramaya ne zaman neresinden başlarsa bir daha kayboluyordu. Yorgundu. Üşümüştü. Sıkılmıştı. Çok susmuştu. Çok susamıştı. Cebinde başsız bir serçe yavrusuyla aranıyordu. Anne serçe ortalarda yoktu. Gökkuşağı ortalarda yoktu. Tanıdık hiçbir şey ve hiç kimse ortalarda yoktu.

Sesler, ayaklar, başlar, ışıklar, arabalar, kahkahalar, iç çekmeler, taşlar, ölü tinerciler, çocuklar, çocuklar, gözleri kendinden büyük kız çocukları, rüzgarlar, yağmurlar, fırtınalar, geceler, eller, bilekler, ceketler, ağaçlar, boşluklar, denizler, banklar, direkler, gözler, dudaklar, içkiler, sevişmeler, bıçaklar, silahlar, balonlar, tabelalar, kağıttan kuşlar, kartondan evler, betondan yalnızlıklar, göçler, talanlar, yalanlar, her şey her şey her şey vardı. Tanıdık hiçbir şey ve hiç kimse ortalarda yoktu. 

Daha önce de bulunmuştu. Bu kez fena kaybolmuştu.  Hayatı kayıp bitti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder