22 Eyl 2014

DÜŞTEN DÜŞEN



Düş başladı. Solgun leylak demetleri silkelendi usul usul. Üzerlerinden saydam yağmur damlaları sıçradı etrafa. Zarafeti suya düşmüş pek yalnız bir gül içini çekti. Kanımı çekti. Hep dikenini sevmişler onun, kendisine paye veren olmamış. Öyle söyledi. Uzattı, uzandım aldım yasını. Tuttum bir süre. 

Milattan önce diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğu başını çıkardı yerden. O böyle yapınca trafiği kitledi bir süre. Kan çanağı olmuş gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü yanaklarına. Özlemli bir anne bekledi anladığım kadarıyla. Beklediği gelmedi. Yürüdü gitti en haksızlığa uğramış ayaklarıyla. Ölüme çırpınmasın diye kördüğüm attıkları bileklerini, yüzyıllık yağmurlarda çürüğe çıkan çocuk bedenini de aldı gitti. 



Bir mayın patladı yapayalnızlıktan. Tarlasında ekin diye kollar, bacaklar boy veren, kendi kanıyla beslenmiş gövdeler yürüyen, tenha sevmez bir mayın. Yalnızlığı atlas gibi önümüze serilmiş zamanında. Olduğu yere gelişigüzel bırakılmış, oysa ölmeyi değil hep yaşamayı sevmiş zavallı bir mayın patladı yalnızlıktan.


Sonra sabahı yitik, akşamı ısrarcı, rakısı çok buzu yok bir adam önüne gelene sövdü. Dileyenin sırtından yaklaşıp kalbinden vurabileceği kadar temkinsizdi. Bir türkü geldi aklına o vakit. Öyle bir türkü ki, su olsa döküldüğü yerde ot bitmez. Ağaç olsa dallarına kuş konmaz. Bir türkü söyledi adam,  -ben sözlerini anlamadım- Türkçe değil kaybetmişçe söyledi.

  Ağrıları bile ağrılardan bezgin geveze ihtiyar, bir sigara yaktı. Kendini yaralayan acemi kasaplar gibi parmağını yaktı. Ona soracak olursan dünyanın gelmişini geçmişini, nerde harcadığını hatırlayamadığı gençliğini yaktı. Kalktı ocağı yaktı içinin ateşini harlamak istercesine, demli bir çay kaynattı. Kimsesizliğin yüzüne, ihtiyarca çektiği dumanını üfledi sigarasının. Yüzünün çirkince ekşidiğini ben bile görmedim, görmediğim iyi oldu.

 Dönmedi ve hangi çocuğu beklediğini söylemedi inatçı atlıkarınca. Alçalışı yükselişi hep meydan okuyarak bir şeylere niyeyse. Bir çocuk var evet siz de tanırsınız onu. Ne vakit bir lunaparka gitse ışıklar sönmüş, ne vakit bakkala gönderseler veresiye yok, hiçbir çocukla çok arkadaş. O olmalı. Atlıkarıncanın beklediği çocuk o olmalı.

 Aşık bir dalga umursamaz kıyıya vurdu. Oysa ne dalgakıranlar atlattı, ne lodoslar varana dek, ben biliyorum. “İşte bu yüzden bu kadar sevmek hiç doğru değil.” dedi haylaz balığın biri. Bilge martı bu sözleri onayladı sıçrayan balığı kapıp götürürken. “Bu kadar sevmek doğru değil”. Dalga boyun eğdi, anlar gibi baktı, gerçekten anladı mı bilinmez. Ama suları çekildi canı gibi sevdiği kıyılarından. Yine bir tek yaraları kaldı geriye.

 Düş başladı, düş insanın doğayla hayvanca, sapkınca bir iştahla kucaklaştığı yere kadar sürdü. Gerçek olmaması için her şeyinizi fedaya hazır olduğunuz acı şeyler büyüttü sizi. Yeşil yandı. sizse geçmediniz, çünkü acılarınız geçmedi. Gölgeleriniz de geçmedi. Sırlarınız. Onlar da geçmediler.

 Gecenin sarnıcına huzursuz kelimeler birikti. Alıngan bir çocuk indi semtin kirli sokaklarına. Rüyaya çürük bir pazar kuruldu. Küflü limon, bayat balık, terk edilmiş kadın koktu. Kalbin sergisi fena kalabalıktı. Günü geçmiş bütün aşkların alıcısı çıktı, aşkın tüccarı yalnızlığı aldı koynuna.

 Yaşlı bir kadın ölüm istedi az önce tanrısından. Yıllar var ki kapısı çalınmamış. Perdeleri ışıklara aralanmamış. Yıllar var ki tek duyduğu sağır sessizlik. Yalnızlık insana ölmeyi mi istetirmiş? Ben bilmiyordum.

 Aşını ekmeğini sırtlanıp yerini yurdunu bıraktı çingenenin biri. Çingenenin yeri yurdu olur mu dedim, olur dedi. Ben de senin kadar gitmeliyim geleyim mi dedim, ses etmedi. Devinimin teri süzüldü kamburundan aşağı. Yel yoğurdu, kum sağılttı kaçaklığınca. Tıknefes adımlarla, ciğerlerini dolayarak atkı gibi boynuna, bir kalemde defterlerden silindi. Ben yine gidemedim.

 Doğurgan bir kadın yıldızlara bakmaya çıktı. Örtüsünün altında bitmemiş arzularıyla savaşan hali ve dokunaklı bakışları, dalgın bakışları ama çok amaçsızca. Gecenin sarnıcına eğildi kelimelere güldü. Gözyaşının bakir teni öpülmüş ve koklanmış. Kızlığını kaybetti diye hiç sevişmeden, kovuklarından hep rüzgar sızdı diye böyle dalgın ama çok amaçsızca. Ben sizi tanıyorum siz o musunuz dedim, ses etmedi. Ben ona aşığım anlıyor musunuz dedim, sancılandı. Başka bir acı istemiyormuş, git diye fısıldadı. Suyu da geldi oysa, çığlığı da başladı. Ama doğmadın.

 Birçok baba sıkıcı bir uykuyu terk etti şu an. Birçok anne uykusuna sarıldı yalnız ve mutlu. Musluk yine damladı. Boş tencere fedakarca kaynadı. Çok uzaktan bir evden yosun kokusu duyuldu. O kedi savunmasız bir hamamböceğini dişledi oyun sanarak. Ölümün çıtırtısı tatsız tuzsuzdu. Hamamböceği de zaten oynamak istemedi, canı yetmedi. Sırtüstü öldüğü yerde pes dedi.

 Mavi mavi yudumlanmış bir kadeh daha boşaldı. Vakit geç, herkes uykuda. Başını kollarının arasına almış ukalaca yalnız bir adam, buzu tükenmiş. Hayata oynayacağı kozu tükenmiş. Kalkıp devam edeceği yüzü tükenmiş. Özleyeni var onun, çağıranı yok. Şöyle bir iç çekti sebebini bilmeden. Soluk borusundan nefes değil anason geçti.

 Kederli bir anne, özlem yakmaya gitti. Saçları rüzgara doydu avuçları toprağa. Bütün mezarlar mı böyle özlem yanarmış? Ben bilmiyordum. Doğruldum, kıpırdadım, aksırdım, huysuzlandım. Ben onunla üşürüm dedim umursamadı.  Başka bir mezar istemiyormuş, öyle söyledi. Doğmadın.

 Katarlarla yüklü gece sündü tepeden tırnağa dek. Geceden kan uzadı. Tabancalar patladı. Kelebekler uçuştu havada, sustalılar. En ağır façayı yine bana attılar. Karanlığın ser de vermez kucağına sıralandılar, kaçtılar. Güneş dehşetle inzivaya çekildi. Dudaklar mühürlendi. Ve çok esmer bir kadın ortalıkta ne kadar umut varsa süpürdü gitti.

 Çakılla kum birleşti ondan sonra. Gökkuşağının yedi rengi yatıya geldi. Toprak yağmur yağmur koktu. Esenler dindi. Köpürenler duruldu. Bir buluta vurgun yemişim meğer. Taktım takıştırdım. Sürdüm sürüştürdüm. Aşka kesildim.

 Bütün hayatını başkalarının çöplerini toplamakla geçirmiş öfkeli bir el kavradı süpürgenin sapını. Bir şeyler düşündü, mırıldandı sonra düşündüklerini. Duyduklarımdansa gördüklerimi anlatmayı yeğlerim. Birtakım kederliler uzun uzun seyretti adamı. Başının üstünden bir buzul ülkesi soğuğu geçti. Yüreğine değmedi neyse ki. Sonra yavan bir gülüş. Ona kendine bakması için bir ayna uzattılar. Aldı ve baktı. Ve aynayı ters çevirip yere bıraktı. Sonra yine sustu bir bin yıl konuşmuş da yorulmuş gibi. Ağır ağır süpürmeye koyuldu.

 Ölü bir tinerci ayaklandı geceden. Ceketini silkeleyip yürümeye koyuldu. Parça parça olup kaldırıma saçılan o değildi sanki. Bir güzel rol yapıyordu. Sanki gece sarhoştu. Biraz sülfür yanığı biraz eski mazottu. Hiç yalpalamadan, dosdoğru yürüyordu. Basbayağı yaşıyordu. İnanmadım dersem yalan olur. Çılgınca alkışladım hatta şapka çıkardım.

 Kir tutmaktan parlamaya mecali kalmadı camekanların. Korkular başlangıcı gerçek hükümran gece. Çiğnenmiş ve çiğnenmekte olan kalp parçaları. Gözleri kendinden büyük, kirli saçlı, küçük bir kız kayboluşu. Hükümran kan koktu. Kör kuyular ebedi konuklarla dolup taştı. Yağmur anne ne iyiydi.  Kirli saçlara değmek istemeyen ellere inat, o saçları uzun uzun taradı.

  Büyü bozuldu. Derken oyun bozuldu. Oyun bozulunca birkaç kişi aslında hiç oynamamış olduklarını fark etti. Biri annem koktu dedi. Bir diğeri merhamet. Bir diğeri soylu bekleyişin meyvesi bu, vuslat koktu dedi. Düş ateş etmedi. Beyaz bayrak çekti göndere. Teslim oldu zannettiler. Oysa o galip geldi.

 Umduklarıyla değil bulduklarıyla sevinen bir misafir gibi ayaklandınız daha karpuz keseceği aşikar ev sahiplerinin yüreğinden. Dünyadaki en kolay şeyin insanı sevmek olduğunu biliyordunuz çünkü.  Hayır yanlış görmüyorsunuz, düpedüz ayaktasınız. İçinin en ayıplı yerlerine kutlu olsun kınası yakmış hasımlarınızın düşman beldelerindeki tavşan uykular yüzünden, sırf bu yüzden böyle kına kokmaktasınız. Yanlış anlamadınız, her şey insanlar içinse nefret de öyle.

 Aşktan da söz edelim diye söylendi iyi giyimli, hoş bir kadın. Kim anlatsın istiyor bilemedik. Sizin varsa mutlu biten bir tane hay hay söz edelim, bizim yok dedik. Yağmurdan mı, yoksa yağmur bakan sahipsiz bir korkudan mı bilinmez,  saçlarını bir yerlere ulaştırmak ister gibi deli savurdu. Dönüp gidişinde bir tek asil taraf var, o da uzaklaşması. Evet iyi ki gittiniz, biz burada mutlu biten aşkları hiç sevmiyoruz.

 Düş öldürüldü. Ölümü garantilemek için uykusunda gırtlağına ak sülümen yağdırdılar. Hayata bağlanan yollarını beyaz bir zehirle tıkadıkları için çok olağan bir biçimde öldü düş. Ben vedaları sevmem diyen bir sürü ipsiz sapsızın sırtını dönüp öyle umarsız çekip gidişine felsefe yüklemek kimin fikriydi? Kimin fikriyse, kim bir hoşça kal demeyi çok gördüyse ötekine, düşün gırtlağından arda kalan ak sülümenle ölsün dilerim. Vedalar gereklidir. Ölüm kadar gereklidir vedalar.

 İçgüveysi bir umut söndü az evvel. Sesinden de anlaşılacağı üzere, kurdelesi boyunbağı niyetine ayağına geçirilmiş, her niyeyse bu işlerde bir yanlışlıktan daha fazlası olduğunu söyleyecekken ipi çekilmiş, iskemlesi itilmiş, boyu hesaba katılmaksızın öylesine öldürüldüğü için de en iyi ihtimalle o kısacık hayatınca can çekişmiş, içgüveysi bir umudu söndürdüler. Havada kokusu fink atan vahşet, kiminin sıcak bir çorbayla, kiminin bol baharatla, kiminin salt iyotla üstünü örttüğü o düzensiz kan dolaşımı yataklarında. Kalbini çıkarıp yastığına koysaydı daha az duyacağımız o öfke ve o öfkenin burnumuzun direğini sızlatan umarsızlığı. Hala vedaları sevmem diyorsunuz, elinde avucunda bir tek veda kalan anaların efkarına basa basa. Hala sevmem diyorsunuz vedaları, giydiği son gömleği kokusuyla muhafaza etmeye savaşanların hasretini döke saça. Vedalar gerekli. En sancılısından en hafifine değin hepsiyle kül olmalı. 


En son, şaha kalktı kır atın biri. Hiçbir seyis dize getirememiş rüzgara vurgun yelelerini. Dizginlerine hükmedememiş hiç kimse. Doğu’dan yana belirlemiş o kendi çizgisini. Şaha kalktı bu yüzden. Büyük, sarı ışığın nerden geldiğini bulabilmek için. Tam ışığa sıçrayacakken bacağından vurdular. Düştü. Eğilmedi, diz çökmedi, boyun eğmedi. Düştü, çünkü onu bacağından vurdular. Sonrası malum.

 Ben mi? Ben hep buradayım işte. Benim karıncalardan bile haberim var, arılardan, otlardan filan. İnsanların atları vurmasına şaşırmıyorum, insanların insanlara yaptıklarını seyrediyorum çünkü her gün. Her gün, yeni bir yangın başlatıyor başka bir telaşla yaşıyorlar. Her gün, büyük savaşlar çıkarıyor, barış diye ağlıyorlar. Gördüklerimi anlatmamam için bana para teklif ettiler. Para sizin taptığınız şey dedim. Reddettim.

 Derken düş parçalandı. Sizin düşünüz, bizim düşümüz ne önemi var? Hem yere düşen bir vazo gibi değil, 7. kattan aşağı atılan bir bebek gibi parçalandı. İç acılar toplamı bir tek keder etmeyen kaderler parçaladı düşü. Toplamak istediysem de kıpırdayamadım yerimden. Düştü, çünkü onu bacağından vurdular.

 Sonra bitti. Şiddetli bir kapı çarpma sesi işitildi. Çok ama çok büyük bir taş düştü gökten. Toz şahlandı. Parmak kadar bir serçe can çekişe çekişe öldü. Başı kim bilir hangi sokak kedisinin ağzında geziyordu. Birileri iç çekti. Ruju ruhuna bulaşmış metal bir kadın hıçkırdı. Dilini kendi gözyaşında gezdirdi. Tuzun tadı, rujun tadına karıştı. Ağlamanın ıslaklığı kapladı dört bir yanı. Bulutsuz yağdı. Olsun.

 Bakın biz yalan söylemeyiz, nerden bilelim. Dallarımız konuşur sadece, yapraklarımız anlatır. Susmayı biliriz bir de, yalan söylemeyi değil. Bunlar oldu. Çok daha fazlası oldu. Siz sıcak yataklarınızda mışıl mışıl uyurken ben ayaktaydım. Ben yıllardır, yüzyıllardır ayaktayım. Bunlar hep oluyor. Siz hep mışıl mışıl uyuyorsunuz. Bu sebeple yataklarınız hep sıcak. Siz hep uykulusunuz. Mahmur bakan gözleriniz bu sebeple görmüyor. Size anlatmamam için beni ölümle tehdit ettiler. Güldüm. Ölüm sizin korktuğunuz şey dedim. Ben ölümsüzüm.

 Yine de göstermeyin artık betonlarda oyun oynamaya çalışan zavallı çocukları. Koştururken çiğnediğiniz çiçeklerin çığlığını işitmeyeyim. Uçsuz bucaksız bir tarlada terden sırılsıklam olana dek koşmamış, incitmekten korkarak hiç nergis koparmamış, en büyük hürmetiyle ağaçlarla konuşmamış çocukları görmeyeyim. Taşların ortasında taşa kesen çocuk yürekleri, yok istemiyorum, göstermeyin bana.

 Ama belki bir bulut. İşi gücü hüzün dökmek olan beyaz bir yağmur bulutu. Her gece aynı hasretle göğe bakamamaktan, çok yoruldum çünkü. Kökümle, gövdemle, dallarımla ve yapraklarımla hep onu beklemekten, nafile parlamaktan yoruldum. Ne biliyorsam anlattım. Siz yaşadıkça da anlatırım.

 Hadi şimdi gidin ve uyuyun insan olanlar. Devam edin uykuda yerle bir etmeye dünyanızı. Yağmanızı bölmeyin, uyuyun. Uyuyun Allah aşkına, daha sabah olmadı. Uyuyun rica ederim, hiç sabah olmayacak. 


Nostaljik Pazartesi Etkinliği'nde



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder