25 Tem 2015

KAVGAKIRAN "ATEŞE DÜŞMEK"


Hiçbir farkı yoktu o sabahın bir öncekilerden. Genç adam, sorgulamadan yüklendiği sorumlulukların altından kalkabilmek için uykusunu alamamış olmasına rağmen hiç sızlanmadan uyanmış, şehir  trafiğine, insandan duvarlara, tahammülsüz yüzlere ve nedensiz öfkeli bakışlara aldırmadan yola koyulmuştu.

Bu caddeleri, bu sokakları ezberlemeye başlamıştı artık. Sabahları yasa dışı bir bildiri gibi dört yana dağılmış vücutları, hatta çoğu zaman kokuları bile ayırt edebiliyordu. Okula gidenleri, işe yetişme telaşındakileri, sürekli saatine bakmasından çok sevilen bir sevgiliyle randevulaştığı anlaşılanları... Burada onu tutan hiçbir şey yoktu; ama yabancılaşmasına engel olabilecek, belki alışmasını bile sağlayabilecek birtakım şeyler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Alışamayacağı tek şey otobüslerdi. Bütün otobüsler insanlara benziyordu çünkü. Camlarından tutun da koltuklarına dek hepsi asık yüzlü, boş yere yaygaracı, duyarsız ve fazla gereksizce aceleci insanlardan mutlaka birine... Şehrin yoğun temposundan bir an olsun sıyrılabilmek için kendini, insanı başka yerlere taşıyacak olan otobüslere atanların yaşadığı, yaşamakta olduğu ve hep de yaşayacağı hayalkırıklığının tarifinin yapılabileceğini sanmıyorum. 

Otobüsler büyük şehirlerin provaları gibidir. İç içe geçen tenlerde birbirine katlanma zorunluluğunu duyumsayan ruhlar, kimin kime en ağır işkenceyi edeceğinin bahsine tutuşmuştur sessizce. Her şey ve herkes kokar. Kimi ter kokar, kimi parfüm, kimi denizi olmayan şehirde izahı olmayan şekilde deniz kokar; ama öylesine derin bir karışıklığın ortasında en çabuk yitecek olan şey denizin kokusudur...

Pencereyi açtırmayacak nazenin bir bünye mevcuttur mutlaka. İçerideki kirlilikten zerre yüksünmeyen bir x kişisi, pencereden girmeye yeltenen ve aşılması imkansız bir sur gibi karşısına dikilen cama çarparak gerisin geri dönen o bir damla temiz havadan istisnasız her zaman... Üşütecektir...

İşte yine böyle aynı bir sabahtı o sabah. Ya da o sırada öyle görünüyordu.

Sabah hazırlığını yaptı. Akşam kendisi çıktıktan sonra bir savaş alanına çevrilmiş olan mutfağı hale yola koydu. Çalışanların öğle yemeğini hazırlayıp ocağa verdi. Serhat'ı soran patrona rutin pembe yalanını söyledi. Birer birer gelmeye başlayan siparişlerle birlikte de sabahı farkında olmadan akşam eden koşuşturmacasının içinde buluverdi kendini.

Her şey acımasızca aynıydı. Aynı anda başka bir yerde aynı yaşta başka biri, kedersizce uyuyordu. Aynı anda başka bir yerde aynı yaşta başka biri hiçbir şey düşünmeden sadece gezip eğleniyordu. Başka biri sevdiğine sarılıyordu. Dünyaya bakıyordu başka biri özgürce, doya doya. Başka biri kavgaya karışıyordu. Başka biri çok lüks bir kafede onun maaşının yarısını kızlara hava olsun diye bahşiş olarak bırakıyordu. Başka biri başka birileri, günün ilk ışıklarından akşamın ilk karanlığına dek bir mutfağa hapsolmak zorunda olmadan, alnının terini bir okyanus yapacakmışçasına dökmeden yaşıyordu...

Bunları o düşünmüyordu. Bunlara o üzülmüyordu. Daha doğrusu öylesine yoruluyordu ki, hiçbir şey düşünüp üzülmeye fırsatı kalmıyordu...

Sırtı dönük, hünerli elleriyle kızgın tavayı dizginlerken; Serhat geldi. Yüzünde her zamanki muzip gülüşüyle "Günaydın ustağğ" dedi. Günün aydınlığı kararmaya başlamıştı; ama o hiç kimseyi incitmezdi. "Günaydın Serhat" dedi. Patronun yine onu sorduğundan hiç söz etmedi. Kendi için düşünüp üzülmese de, henüz 16 yaşında bir çocuğun hayatın hiçbir güzelliğinden nasiplenemeden bütün gününü çalışarak geçirmek zorunda oluşunun ağırlığını düşünüyor, anlıyor ve bu ağırlığın kendi tarafına çeken kısmını olabildiğince hafifletmeye çalışıyordu.

Serhat bulaşıkları yıkamak için önlüğünü giyerken söze girişti:

- Bizim Cem mısıra yeni eleman almış usta duydun mu?
- Yok duymadım. Niye mısırcıya ne oldu ki?
- Valla parayı az bulmuş işi bırakmış.
- E doğru düzgün para verseymiş Cem de. Zaten okul harçlığını çıkarsın diye babası almamış mıydı mısır arabasını? Üç kuruş fazla verseymiş elemanına.
- Amma yaptın usta ya Cem canını verir yine de daha fazla para vermez. 
- Vermezse böyle elemansız kalır işte. Bu yeni gelen çocuk da kaçınca kendi geçer artık arabanın başına.
Serhat güldü. "Cem'i arabanın başında mısır satarken düşünemiyom usta."

Düşünemezsin tabii diye geçirdi içinden; ama hepsi o. "Senin benim düşünemediğimiz hayatları onlar yaşıyor. Kendileri dışındaki herkesin bir fiyatı olduğuna inanıyorlar ve herkesi satın almaya çalışıyorlar. Daha kötüsü ne biliyor musun? Çoğu zaman da alıyorlar... " diye sürdürmedi...

- Hadi oğlum bak zaten geciktin dağ gibi bulaşık birikti, patron bir dahaki gelişinde yine böyle görürse bu sefer gözünün yaşına bakmaz kendini kapının önünde bulursun.

Serhat bu nasihate uydu ve hep başkalarının kirlettiği hayatlarından bir toz zerresini bile çıkaramazken, yine başkalarının kirlettiği tabak çanağı paklayıp parlatmak üzere musluğun başına geçti.

***
A. son gelen tavuk ızgara fişini de hazırlayıp müşteriye gönderdikten sonra biraz olsun dinlenmek için bir dal sigara yaktı. Az içerdi; ama severdi sigarasını. Nefes aldığını yalnızca dumanı havaya üflediğinde anlıyordu sanki. Sigara saatleri, aslında dakikaları, onun için hayattan kaçırılmış değerli zamanlardı. Hiçbir zaman tam anlamıyla yaşayamadığı özgürlüğün yapabildiği en basit tanımıydı. 

Oturduğu masa basamakların başladığı yerin hemen karşısındaydı. Hızlı hızlı hareket eden ayak sesleri işitti. Kaldırmadı başını. İçeri girenin mutfakla salon arasında mekik dokuyan servisçi çocuklardan biri olduğunu düşündü. Yine bakmadan, aynı aceleci adımların yukarı çıkmaya yeltendiğini fark etti. Bu kez başını kaldırdı. Nedenini bilmiyordu. İçinden, çok derinden gelen buyurgan bir hisle, dürtüyle ya da adı her neyse, başını kaldırdı. Başını kaldırmamalıydı; ama kaldırdı. Aynı anda çok yüksek bir uçurumdan tepetaklak savunmasız bir taş sonsuzluğa yuvarlandı kaldırmamalıydı başını. Bir şahin hırçın bakışlarıyla avını pençeledi duraksamadan. Rüzgar yön değiştirdi. O anda başını kaldırmamalıydı evet, kaldırdı ama.

Amatör bir umut ıslığı işitildi etrafta. Koyu karanlığın ardından belli belirsiz bir ışık huzmesi geçip gitti. Evlerin kapıları örtüldü şiddetlice. Küsüldü. Acımasızca terk edildi birileri bir yerlerde. Sanki kavga başladı. Sanki kavga, bütün hayatında bir kez bile kavgaya karışmamış olanın beyazlığını, hoyratça kirlenmeye, ölümüne kanamaya çağırıyordu.

Neler olmadı ki? Bir gemi acı acı bağırdı uzaklardan. Bir polis tabancasını tutukluk yapmak üzere katile çekti. Kurbanlar boynunu iştahla uzattı taze bilenmiş bıçaklara. Rayından çıkan trenler ustaca taklalar attı. Vagonlardan saçılan insan ölülerinin dudağından eski güzel şarkılar döküldü neler olmadı neler... Kış uykusu yazıldı kimilerinin bahtına bitmeyen türden.  Kimileri yaz buğusu kuşandı kimileri bahar yanılgısı. İki kere iki dört, hep birbirine çarpa çarpa devrilen sarhoş nidası şişeler parçalandı taşlarda. Aşk oldu. Aşk doldu. Aşk soldu... 

Başını kaldırmamalıydı... 

Uzun, siyah saçlı, orta boylu bir kız çocuğu... Pileli kırmızı eteğini uçuşturan ani bir dönüşle basamakların orta yerinde durmuş, dönüp aşağıya, mutfağa amacı belirsiz bir bakış atmış, sonra yine aynı telaşlı ve ürkek ceylan adımlarla yukarı koşturup gözden kaybolmuştu.

Bakakaldı. En son, gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyadan uyandığında böyle kendine gelememiş, böyle zamanın cenderesinden sıyrılarak kendi yüreğine kilitlenip kalmıştı. Artık eksikti. Varlığından bir parça kopmuş, o kıza yapışmıştı. Bildiği her şeyi unutmuş, bilmediği nice şeyin hasretiyle dolmuştu. Kocaman siyah gözlerinde biraz tanıdık, biraz yeni ve heyecan verici; ama her haliyle varlığını, geçmişini bugününü ve geleceğini esir alan karşı koyulmaz bir şey vardı.

Yazıktı ona... Neyin imtihanına girmek üzere olduğunu bilmiyordu. Ne kadar yanacağından, nasıl kül olacağından haberi yoktu. Bir ışık, bir renk kırıntısına muhtaç düşe kalka giden yaşamını kör düğümlediğini bir çırpıda, kaderini kaşla göz arasında teslim ettiğini, savaşmadan, sormadan, sorgulamadan, aşkla, sevdayla, yürek yangınıyla teslim olduğunu bilmiyordu...

Bilmiyordu herkesin nasıl çabuk kirlendiğini. Kaçarken birbirini çiğneyen ayaklardan haberi yoktu. Suçu birbirine atan katillerden. Zihninden hiç temiz bir şey geçmeyen oyunbazlardan. Aşkın yasaklı bir şey olduğundan, isyana gebe kaldığından... Yalın ayak, yapayalnız, heybesi boş, katlanılmaz meşakkatli bir yola çıktığından... Haberi yoktu...

- Hayırdır usta neye daldın? Cem'in elemanı o kız işte. Dün akşam Cem işi anlatmış. Dolaptan mısır aldı gitti.

Başını kaldırmamalıydı. Kaldırıp bakmamalıydı. 

Bakıp vurulmamalıydı...

(sürecek)

16 yorum:

  1. ''...herkesi satın almaya çalışıyorlar. Daha kötüsü ne biliyor musun? Çoğu zaman da alıyorlar.''

    Kaleminize sağlık. Bu yazı seriniz çok kaliteli, hayatın arka sahnelerinde sıkışıp kalmış insanların kısık sesini bize duyuruyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel söyledin öyle. "Hayatın arka sahnelerinde sıkışıp kalmış insanların kısık sesi..." Çok teşekkür ederim sevgili Gizli Özne. Bu seride kesinlikle bu insanları anlatıyorum.

      Sil
  2. Araya başka yazı koymadan seriyi yazsan olmaz mı?Bazı yerleri unutmuş oluyorum geri dönüp aramak gerekiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğru söylüyorsun. Daha önce farkına varamadım; bundan sonra dikkat ederim.

      Sil
  3. blogunuz ve paylaşımlarınız çok güzel

    www.tesetturnotlari.blogspot.com.tr
    blogumada beklerim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Yasemin Hanım hoş geldiniz. Beğenmenize çok sevindim, en kısa zamanda iade-i ziyarette bulunacağım :)

      Sil
  4. Sizi blogumda mimledim. Hadi bakalım bu kadar iyi bir yazar hangi kitapları seviyor açıkla :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kitap mimlerine karşı koyamıyorum :) Mimi okudum sorulara baktım 2 gün içerisinde cevaplamış olurum:) Teşekkür ederim.

      Sil

  5. Ne kadar hayatın içinden, gerçek, samimi bir yazı daha.Çok güzel çok kaliteli bir yazı serisi hayranlıkla ve merakla takip ediyorum. Kalemin çok güçlü Allah zeval vermesin :)ve hep yaz hatta sadece yaz :) Kendinden bir parça bulmayan yoktur sanırım. A nın ve S nin tanışmasını heyecanla bekliyorum.

    YanıtlaSil
  6. A ve S'nin birer kişi olduğunu ve tanışacaklarını bütün halinde idrak eden ilk kişisin galiba:) Ne kadar özenle ve ciddiyetle takip ettiğini çok iyi biliyorum. Yazmaya gelince... Herkes hayata imzasını atar farkında olmadan. Kimi çizer, kimi söyler, kimi susar, kimi haykırır... Ben de yazıyorum işte. Benim imzam da bu:) Teşekkür ederim. Tanışmaya çok az kaldı:)

    YanıtlaSil
  7. Merhaba blog keşif etkinliğinden geldim bana da beklerim :) http://birkitaphirsizi.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba hoş geldiniz. Siteniz çok hoş, içeriği kitap olunca zaten bir başka güzel oluyor:) Görüşmek dileğiyle.

      Sil
  8. Farklı hayatlar gelip bir noktada birleşecek elbet... Ama neden bakıp vurulmamalıydı? Onu da yazının devamında öğrenicez galiba..
    Yazılarını okurken o hayatın içine girip orada yaşayabiliyorum. Hissedebiliyorum. Zaten yazarken önemli olan şeylerden biri de bu olsa gerek.
    Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğru tahmin ettin, neden bakıp vurulmamalıydı'yı sonraki kısımlarda anlatmaya çalışacağım :) Bu sözlerin o kadar önemli ki benim için. Kendi açımdan yeni bir şey yapıyorum, bir ilk deniyorum. Bazen zorlanıyorum bazen yapamayacağımı, sürdüremeyeceğimi düşünüyorum. Vazgeçecek oluyorum hatta; ama "Okurken orada yaşıyorum." dediğin anda ya da dendiği anda güç ve azim tazeliyorum. Kesinlikle en önemli şey bu evet. Çok teşekkür ederim :)

      Sil
  9. Otobüs hallerini betimlemen harika olmuş hep biri çıkar üşüyen. Aynı anda aynı yaşta kişiler farklı şeyler yapar. Bu inanılmaz geliyor düşününce. Ne kadar çok insan var ve hepsi farklı işlerle meşgul. Bu durumda kendinden zor durumda olanı görmek anlamsızca iyi gelir insana. Usttekini görüp acı cekmemeli. Oğlanın kızı gordugundeki betimlemen çok iyi,cümleler iyi kurgulanmış

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, beğendiğine sevindim.

      Sil