5 Şub 2015

SENİ SEVMİYORDUM SANA KARIŞIYORDUM


Sessiz adımlarla geldin. Fırtınayı yanında getirdiğini elbette bilmiyordum. Huzursuz bacaklar gezinmekteydi ayın efsunlarında. Islaktın. Geceye bir iz bırakacağını söyledin. Efkarından bıraktın.

Uykunun emanetinde yarım yamalak soluk alışverişlerin duyulurdu. Her sabah biraz daha dinç uyanan kederlerinle umudun baş tacı edildiği bir kentin sakiniydin. Aslında savaşın kendi kendinleydi. Benimle değildi. İnsanlarla değildi. Zamanla da değildi. En acı yumruğunu yalnızlığına, en sert darbeni mutsuzluğuna saklıyordun, biliyordum. Koynuna aldığın o soysuz karanlığın sevgili bakışları ömrünce kısır. Görmüyordun.

En güçlü çağımda dolandın ayağıma. Bir sigara yakardın boğulurdum. Sevinçleri kursağına dizilmiş haşarı bir çocuktun. Hiç kimsesizliğini giyinir düşünceye koyulurdun. Ben sana hep biraz yaban, biraz kalandım. Ateşe giden pervane gibi dolanırdım etrafında. İsmini söyleyen dudakları kutsal zanneder külü tütmekte olan yangınlara imrenirdim. İçinde kavrulanları yalnız ben görürdüm. Sen gördüğümü görmezdin. Ben söylemezdim.

Sessiz adımlarla geldin. Biraz kahve biraz sigara biraz da yas kokuyordun. Herkese benziyordun ve hiç kimselere. Kanatlarından usul usul kan damlıyordu. Bir önemi yoktu zaten uçmayı unutmuştun. Dalgın bir sihir gibiydin bana dokunmayı hep es geçtin. Haksızca yetim bir şiir gibi anlatıyordun. Tutkunca mavi başka bir dünya… Ben söylediklerine her zerremle inanıyordum. Sen kendi anlattıklarına inanmıyordun.

Akdeniz’e benziyordun. Bütün suçun güzel ve sıcak olmaktı. İklimlerin değişmesinde parmağın yoktu. Ve mutlu insanların sevinçlerinde gözün. Kalabalığın içinde kayıp bir çocuk bulduğumu zannediyordum. Mırıldanıyordun. Yosun kaplamış gökyüzümle beni de ağlatıyordun. Ağlatıyordun.

Geri döndün. En çok gitmeyi biliyordun. Sırtından akan sıcak ter hayatın yüzü değildi. Ölümün soğuk gölgesinde buzdan surlar yapıyordun. Bir şey söyler gibi geldin. Mühim bir şey söyler gibi. Ve hiç konuşmamış gibi gittin sonra. Korkunç bir yalandan bahsediyordun. Ben sana her hücremle inanıyordum sen kendi söylediklerine inanmıyordun.

Yalan desem değildin. Gerçek desem değildin. Ne vardın ne de yoktun. Ruhunda ezber bozan çalgıcılar gezinirdi. Zihninde hep yasaklı ezgiler. Yalnızım demeye utanır oldum kimsesizliğinin yanında. Bir gün herhangi biri, bir başka gün başka herhangi biri, bir gün hiç kimse olamayacak denli yorgun. Sabahların akşamdan kalma sarhoşlara benzerdi. Işığın hep kapalı camlara. Gelişin arkası yarın seyirlik acılara…

Giderdin sonra. Alıştığın ve alıştırdığın gibi. Geriye kendi kalemini kendi içinde kıran adaletsiz bir sanık bırakır gibi hasretini bırakarak. Ve gelirdin. Sessiz adımlarla gelirdin. Yavaş yavaş büyüyen hırçın laleler gibi, çok kısa süreliğine. Varlığın etimi acıtırdı üstelik. Kanamaya her başladığımda daha çok direnirdim. Ben üşürdüm, sen ayazda kan kusardın. Nankör zamanın edilgen kaypaklığında suda sabun gibi erirdi öfkelerim. Bir bıçağın iki ucu gibi kesiklerle bezenmiştik. Sen bana ben sana bir şekilde gelirdik de o ölüp gidenlerin biz olduğumuzu bilemezdik.

Sonra vururdu yüzüme eski zamanlarda kayıp bir rüzgar. Buldum demezdim. Bulunan her fırtınada enkaz ben terk eden sendin. Kökleri semaya boy veren bir ağaç gibiydim yanlış gökte yanlış kökte ve yanlış yükte… Ruhumdan beni sökerlerdi. Seni sökemezlerdi. Sessiz adımlarla gelirdin kalbime basa basa. Kendi kanımda boğulur yine de söylemezdim. Uyurdun. Gözlerinde bin dert yüz bin keder uyanırdı. Ellerinde hiç aşkla dokunulmamış çizgilerin savruk haritaları.

Seni sevmiyordum. Sana karışıyordum. Tası tarağı toplayıp kirli geçmişlerden, şimdiki zamanın bütün çirkin yorlarına razı sana yerleşiyordum. Hasret çirkindi yazık ki. Hiçlik çirkindi. Gitmek çirkindi ve sessiz adımlarla gelmek. Çünkü sonra yine gitmek yine gitmek ve yine gitmek.

Eksik harflerle cümleler kurardın. Ben hayaller kurardım sen özenle yıkardın. Ben hayata kirler bırakırdım sen kararsız bakışlarla yıkardın. Ben ezberlettiğin gibi içimden içimden susardım sen çizgilerini yanlış çekmiş çocukmuşum gibi bana kızardın. Bütün belgesellerde ortaksız mazimizden bir parça bulur gibiydim oysa ben. Bütün haber bültenlerinde bir acı haberimiz dolanırdı ve bütün şakalarda gülmeye en yabancı iki mülteci gibi dudaklarımız. Ben seni sevmiyordum sana karışıyordum. Ben seni sevmiyordum, sana karışıyordum. Ben seni sevmiyordum, ben seni yaşıyordum.

Sonra yine gittin pek şaşırdım. Sessiz adımlarla geldiğinin aksine, umut tortularından hayat kayalıkları inşa etmek üzere. Bir tek sözün yeterdi beni itmeye. Parçalanırdım. Ne polisi arardım ne acil servisleri. Faili meçhul bir katliam gibi kendi kanımla yarışırdım. Ben önce biterdim hep… Ölürdüm… Kazanırdım…

Çok yüksekten olanca öfkesiyle bir şelale dökülürdü. Tuz buz olmuş kaderlerin efkarında gam sırtlanırdın. Oynuyordun, biliyordum. Ne güzel oynuyordun. Bütün rollerine ben masumca inanıyordum. Sen kendi kuşandıklarına inanmıyordun.

Sessiz adımlarla geldin. Tuttun kavruk bir yaz sevinci bıraktın kış sanığı yüreğime. Anlamıştım, yanayım istiyordun. Ben bıraktığın ateşle külden küle dönüyordum, sen kendi çıkardığın yangında yorgunca üşüyordun. Fırtınayı yanında getirdiğini elbette bilmiyordum. Ki seni sevmiyordum sana karışıyordum. Taş oluyordum, yas oluyordum, yok oluyordum. Ben ruhuna değen bir esintiyle savruluyordum, sen molozların altında isyana yürüyordun.

Akdeniz’e benziyordun Akdeniz’ime. Bütün suçun sıcak insanlarla sarılmaktı hayatın çemberine. Bütün suçun güzel ve iyi olmaktı. Akdeniz gibi soluyordun parça parça. Söndürülüyordu ışığın her umut atağınla. Küstürülüyordun… Ben senin ikliminde yaşamak buluyordum… 

Sen kendi toprağında kendi köklerinle can veriyordun… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder