3 Eki 2014

SANKİ HİÇBİR ŞEY


Seninle neyiz biliyorum…

Seninle iki çarpı işaretiyiz, hiddetli.  Seninle, ayrı cephelerde aynı düşmanla çarpışan savaşçılarız. Uykusuz geçen geceler ve sabahlara kadar içilen kahveyiz seninle. Sonuna nokta koyulmayan cümleleriz. Hep başlayan hiç bitmeyen sessizlikleriz. Kimsesiz kalmış çocuklardan halliceyiz seninle. Çiçeksiz vazolar, sarmaşıksız pencereler, sahipsiz besteleriz. Terk edilmiş bebekleriz seninle. Seninle neyiz biliyorum… iki paralel çizgiyiz. İki tren rayıyız. Sınırları kırmızıyla çizilmiş iki komşu ülkeyiz. Dili başka. Rengi başka. İklimi başka… Seninle nafile kıvrılıp giden iki soru işaretiyiz. Suyuz, yönsüz. Yönü belli olsa rüzgardan yana fakir. Rüzgara doysa mavisi eksik. Tut ki mavisi tamam seyredeni yok…


 Seninle neyiz biliyorum. Hiçbir zaman yolları kesişmeyecek yolcularız. Suretimiz aslımızdan hep daha beyaz. İki süvari. Sürüyoruz atlarımızı göğün yere kavuştuğu çizgiye. İki dağ… hep kendisinden fazlasına göre kar verilen. Yağmur. Ne vakit lazım olsa usulca çiseleyen, ne vakit dert edinsek boşanırcasına bardaktan… yağan… şakak kemiğine dayanmış bir namlu ucu. Gururu örselenmiş yaşamak davasında. Haksızca intiharın eşiğinde. Belki de çoktan ölmüş. Seninle duası dudağında eskimiş özlemli bir anneyiz. Zamansız bir yangında oğul yitirmiş… çiğ damlasıyız. Hangi yeşilden damlasak yeni bir tabiat başlatıyoruz. Hangi taşa değsek çiçek açtırıyoruz ama… kuruyup gidiyoruz ondan sonra…

Sen benim labirentimsin. Girişini bildiğim çıkışını bulamadığım. Sen benim sevmişliğimsin bir zamanlar dünyayı, hayatı ve insanları. Sen benim inanması çok zaman alan düşümsün gece gündüz her saniye gördüğüm. Kanıma işleyen zehirsin sen arınmak hiç istemediğim…

Seninle neyiz biliyorum acılar çocuğu. Hiç kimsem. Seninle neyiz biliyorum. Bile isteye ateşte kaybolan pervane gibi bir şey. Celladına tutulan kurbanlar gibi. Mevsimler gibi hepsi birbirini kovalayan ve hiçbiri galip gelmeyen, mevsimler gibi. Çünkü herkesin her şeyi var biliyor musun? Benim bir tek sen ve sen de yoksun. Ne vakittir içinde çiçekler açmayan unutulmuş bir bahçeyiz seninle biliyorum. Seninle geleni yüzyıllar önce kesilmiş bir mezar kalıntısı. Ne vakittir ardı sıra gökkuşağı gelmeyen sağanak yağmur… seninle çok yabancı…

Gurbetimsin. Ne vakit bir evin ışıkları yansa perdeleri kapansa, ne vakit bir çocuk kahkahası işitilse odalardan, ne vakit bir hayat başlasa sil baştan, hatırlamak istemediğim her şeysin. Sen benim kim olduğumsun. Düşe kalka yaşamışlığım. Hiç olmak istemediğim, olmaktan sıyrılamadığımsın. Gerçeksin. Ben sana her baktığımda ne kadar kirlendiğimi hatırlıyorum. Gözlerine her daldığımda kendimden utanıyorum. Ve her yandığımda kendi gözyaşlarımla, yüreğimden af diliyorum… İzlerimsin. Sağır sessizliğimsin. Çekingenliğimsin. Aymazlığımsın bazen. Arsızlığımsın. Bazen aşikar ettiğim bazen gizlediğim sırrımsın. Sıcak iklimlere göç eden kuşlarımsın. Temize çekemediğim yaşlarımsın. Çok koyup olduramadığım az koyup dolduramadığım boşlarımsın sen… Çocukluğunda büyüyen, büyüdükçe çocuklaşan tuhaflığımsın. Sen benim benden habersiz harlanan yangınımsın. Ben sende tükeniyorum, sende ben yok oluyorum ama olsun…

Sen benim ilk isyanımsın. Kaderime… Tanrı’ma… Uğruna savaşmaya hak bulmadığımsın kendimde. Çekilip çekilip döndüğümsün. İnanıp inanıp caydığımsın. Tutulup tutulup kaldığımsın sen… Sevdiğimsin… Anlamadığımsın… Tanımadığımsın… Yüzmeyi beceremediğim boğulup gittiğimsin…

Seninle neyiz biliyorum. Güneşle ay. Geceyle gündüz. Yerle gök. Ateşle su. Hiç yakışmadığım, hiç yakışmayacağım, bu yüzden işte heves bile etmediğim tertemiz bir sayfasın sen. Sen bütün suçu masum olmak olan bir çocuksun. Ben bütün masumiyeti kirlendiğini bilmek olan öylece biri…

Vakit gece yarısı… Sokaktan çer çöp toplayan çingene sesleri geliyor. Çöp kamyonu çingenelerden arta kalanları toplayacak birazdan. Birçok kedi karnını doyurdu ve rüyaya gitti çoktan. Çocuklar uykuya düştü. Sofralar kurulup kaldırıldı tasasız hanelerde. Ekmeğin verdiği yetkiye dayanarak helal kahkahalarla çınlıyor evlerin içi. Herkes ne rahat. Her şey nasıl intizamlı… Yaşamak nasıl basit nasıl da zor bir yandan…

Bir türkü yükseldi hangi derdin koynundan taşıp geliyor bilmem, dinliyorum. Gözlerim bulutlanıyor. İçimi efkar basıyor. “Şu Metris’in önü bir uzun alan Bir tek seni sevdim gerisi yalan…” Sahi… Bir tek seni sevdim… Gerisi yalan…



Seninle neyiz biliyorum. Ne vakittir içinde çiçekler açmayan unutulmuş bir bahçeyiz seninle. Seninle geleni yüzyıllar önce kesilmiş bir mezar kalıntısı. Ne vakittir ardı sıra gökkuşağı gelmeyen sağanak yağmur… Seninle çok yabancı… yani sanki hiçbir şey…

(Haklı çıkmış olmanın acıtan gururuyla...)

1 yorum:

  1. Mükemmel yazıyorsun kalemine hayran kaldım :))

    YanıtlaSil