25 Eyl 2014

GARİP BİR ZAFER...

(1 yıl önce kaleme aldığım özel bir yazım...)

 Ankara bu kış kar görmedi. Ne güzel. Artık kar yağmasın diye dua etmiyorum. Ama yine de iyi ki kar yağmadı. İyi ki kim bilir nerede, başını sokacak bir dam bulma telaşıyla ve yalnızlığının verdiği acıyla genç bir kız ağlamadı. İyi ki birileri çaresizce üşümedi. Kardan nefret etmedi birileri, iyi ki.
 Oysa bundan beş sene öncesine kadar her kış kara doydu bu şehir. Beyaz kabus bir tek beni mi öylesine sıkı sarmalardı bilmiyorum. Kar yağmazdı. Öldürürdü adeta. Bıçak gibi kesen soğuğun, kimsesiz ve çaresiz birini gördü mü affetmeyen ayazın boyunduruğundan kaçıp saklanacak bir köşem yoktu benim.

 Sığındığım dört duvarın dört yanı çok yabancısı olduğum kötülüklerle, çirkinliklerle doluydu üstelik. İncesu’da, adına yaşam kavgası denen savaşın göbeğine bırakılmış, değil dünyayı daha kendini tanımayan biriydim. Büyük aşıklar gibi iç içe geçmiş ve her biri bir diğerinin en mahrem hikayesini bilen gecekondularla çevrilmiştim. Bütün zorluklara rağmen bu ülkenin en büyük okullarından birinde okumaya hak kazanmış ve ne umutlarla yüksek öğrenim görmeye gelmiştim. Bir tek düşmanım var o da cehalet zannediyordum. Yoksulluk, cehaleti doğuran ve besleyen biricik anneymiş meğer. Kiminin kader dediği, kiminin bir şey demeden gülüp geçtiği, benimse değiştiremediğim gibi yaşamaktan da kaçamadığım bir acılar zinciriyle ilk dersimi ben Ankara’nın başlı başına başka bir dünya olan İncesu semtindeki Cengiz Topel mahallesinden aldım.


 Çarpık çurpuk dizilmiş, asık suratlı gecekonduların arasında kullanılmayacak kadar kuytu bir köşede kalmış olan dört duvarın ışık alan yegane kovuğuna kapı diye bir tahta çakmışlar. O sıra adı gazetede kiralık ev diye geçen bu sığınağın tek talibi bendim inanın. 100 lira kira ile, bu şehirdeki ilk amacı hayatta kalmak olan, hayatta kalabilirse de okulunu bitirecek olan ben. Hiçbir şeysiz ve hiç kimsesiz olarak girdim içeri dudağımda kudreti ne boyutta olursa olsun o anki korkularımı bastırmaya kafi gelmeyen bir besmele ile. Daha şiddetli kavgalara, daha acımasız zamanlara, hayatın tam ortasına girdiğimi nerden bilecektim…


 Günlerimi ve gecelerimi içerde bulduğum tozdan ve pislikten kapkara kesilmiş bir süngerin üstünde geçirdim. İşsizdim. Okulu aksatmadan sürdürebileceğim bir iş arıyordum. Bulamıyordum. O zaman anlamıyordum ama artık biliyorum. Muhtaç olduğunu insan denen iki ayaklı canavara belli etmeyeceksin. Ölümün eşiğinde ve sadece birkaç saniye sonra o eşiği geçecek kadar muhtaçsan bile. Akbabalar insanlardan daha masum artık biliyorum.


Sonra, çok da seçme şansım olmadan, Bahçelievler’in en lüks kafelerinden birinin önündeki bir arabada bardakta mısır satmaya başladım. İlk haftalığımı aldığım akşamı hiç unutamam. İlk düşündüğüm şeyi de. Canımın istediği bir şeyler alıp yiyebilirdim artık. O an bunu düşündüm ben. Elektriği, suyu, kirayı başka hiçbir şeyi değil bunu. Açgözlülüğümden mi? Hayır. Ben o mısır arabasının başında geçirdiğim 8 ayın herhangi bir gününün herhangi bir anında ağzına bir tek mısır tanesi bile koymamış bir insanım. Param eksilmesin, parasını ödemeden yiyeceğim şey de haram lokma olmasın dedim. O günlerden birkaç yıl sonra tattım bardakta mısır denen şeyi. Önümden giyinip süslenmiş birbirinden güzel kızlar geçerdi, dudaklarında dünyanın bir cennet olduğuna yemin edebilecek kadar şen kahkahalar. Kıskanırdım. Akşam olup da sığınağıma doğru yola koyulduğumda gözlerimden yanaklarıma sicim gibi dökülen yaşlar, her biri beni anlam veremeyen bakışlarla süzen ama size yemin ederim ki hiçbiri bir kez bile “Neyin var neden ağlıyorsun?” demeyen insanlar, adım başı ışıkla donatılmış apaydınlık bir kentte bula bula beni bulmuş olan tarifsiz koyu bir karanlık…


 Kızılay’da inip de ikinci bir otobüse verecek param olmadığı için gecekonduma giden yarım saatlik yolu her yürüdüğümde içimi birazdan o bataklığa girecek olmanın ürpertisi kaplardı.  Yol kenarına sıralanmış serserilerin aç bakışları, hayasız sözleri altında olası bir saldırıda beni koruyacak kimsem olmadığını bilmenin çaresizliğiyle hızlı hızlı yürürdüm. İncesu’da hayat akşam 8’den sonra erkeklerindi. İncesu’da akşam başladığı andan bittiği ana kadar serserilerindi. Tinercilerin, ayyaşların, bir sigara için gırtlağınıza çökebilecek tiryakilerindi. Ben o yolu tam iki yıl boyunca her akşam bir öncekine nazaran daha büyük bir korkuyla ve daha hızlı adımlarla yürüdüm. Ben o yolu asla bitmeyeceğini zannederek ve her bittiğinde biraz daha yorgun olarak yürüdüm.  Ben o yolu hiç yürümek istemeyerek, hep mecbur adımlarla yürüdüm.


 Biraz zaman geçip de elimde birkaç kuruş kalmaya başladığında bir kısmını kendim alarak bir kısmını halime acıyan bazı insanlardan temin ederek kötünün iyisi bir yaşam alanı oluşturdum kendime. 4 metrekarelik odamda artık bir yer yatağım, eski ahşap bir sehpam, 70 yaşında bir teyzenin bana yoldaş olsun diye verdiği televizyonum ve tabii ki sayısı o zamanlar 60’ı geçmeyen şimdiyse 300’ü bulan kitaplarım vardı. Çok ağlıyordum, doymuyordum, üşüyordum ama yaşıyordum. Her gün biraz daha inatla, biraz daha hırsla yaşıyordum.     Üstünden yıllar geçmemiş olsa yazabilir miyim bilmiyorum ama içimde hala bir parça utanç bir parça da öfke var. Bu utanç benim değil biliyorum. Yine de kurtulamıyorum ondan. Hayat adil değil. Kader denen şey silinip baştan yazılmıyor. Benim bütün kabahatim hayatta kalmak için savaşmış olmamdır en fazla. Ama utanıyorum…


 O her şeyi o gördü. Hem de her şeyi. Şu an karşımda duruyor, tıpkı o ölüm sesleriyle iç içe yaşadığımız günlerde olduğu gibi rengarenk aydınlatıyor odamı. Turuncuya çalan kırmızısı, inadına deniz mavisiyle, ömrüme aralıksız hükmeden karanlığı tıpkı o günlerde olduğu gibi dağıtıyor. Son nefesini vermek üzere, hissediyorum ama tıpkı o günlerde olduğu gibi mağrur, dost, vefalı… Annem, babam, arkadaşım ve sevgilim… O her şeyi gördü.


 Tuvaletinde böceklerin cirit attığı, tavandan tabana sarkan örümcek ağlarının bazı bazı saçlarıma dolaştığı, ne kadar temizlersem temizleyeyim muhtemelen orası benim değil o canlıların evi olduğu için beş dakika sonra aynı sefil haline dönen pisliğiyle, ben o gecekonduda böcek değil insan olduğumu yalnızca onun sesiyle anlardım. Pencereye perde diye astığım çaputların arkasından gizli gizli, dumanı tüten evleri seyreder ağlardım. Döner sorardım ona: Ben de bir ananın kuzusu değil miyim? Cevap vermezdi. Ama şarkılar söylerdi. Bambaşka hayatlar gösterirdi beni güldürmek için. İçinde olduğum her şeyden geçici de olsa çekip çıkarmak için bir sürü insan sunardı bana. Tepeden bakmayan, bazen yaklaşan, bazen sanki doğrudan benimle konuşan hatta teselli eden bir sürü insan. Susmasındı hiç. Bir felaket bile anlatsa bana ninni gelirdi yeter ki anlatsındı…


 Yoksulluk değil yalnızlık öldürüyordu beni. Bu yüzden her gece, onu en renkli haliyle açık bırakıp sesini bir anne sesi yüksekliğine getirir öyle uyurdum. Karanlığı ve sessizliği olanca gücüyle yırtardı benim için. Sırtımı dönsem de duvara yansıyan renklerini ayrı ayrı seçer, renklerin arasında o zamanlar büyük bir hayal gibi gelen sıcak evler düşlerdim. Rüyasız uykulara dalardım sonra, sabahın ilk saatlerinde uykusuna doymamış gözlerimle kavgaya karışmak için ayaklanacağımı bilerek. O gecekondudan onun sesi yalnızca ben tahta kapıyı çekip çıktığımda eksilirdi. Gece olup döndüğümde, ilk yaptığım şey açma tuşuna basmak ve insanlarla örülü yalnızlığıma yeniden bir ses vermesini sağlamaktı. Ben onu sevdim. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevmediğim kadar. Saygı duydum ona ben. Güvendim.


 Biraz olsun ısınmak için odanın ortasında uluorta gazete kağıtları tutuşturduğumu yalnız o biliyor. İçeri girer girmez içi boş bir çuval gibi yığılıp kaldığımı ağlayarak, üşümekten kalem tutamadığım zamanlarım olduğunu, geceleri tuvalete gitmekten ölesiye korktuğumu, köpek bağlasan içinde durmayacak bir yerde benim var olduğumu, olamadığımı ya da, o biliyor. Yalnızca o gördü geceleri sessizliği bir felaket habercisi gibi yırtan maganda kurşunlarından korunmak için ölümün sıcaklığını ensemde hissederek yere uzandığımı. Her gece birbirini bıçaklayan insanların çığlıklarından korkup yorganı başıma çekip dualar ettiğimi o biliyor. Yalnız o bir şeyler anlattı bana ruhumu ve düşüncelerimi olsun alıp götürmek için başka yerlere. Ben ne anlattığını hiç ama hiç önemsemedim. Anlatıyordu işte, yeterdi.


 37 ekran televizyon seyreden ev kaldı mı bu devirde? 37 ekran eski bir arçelik. Gösterebildiği üç beş kanalın hepsi karıncalı, nerede daha iyi gösteriyor diye o 4 metrekarenin her karışında ayrı ayrı test edilmiş, hatta ilk zamanlar sehpayı masa olarak kullanmam gerektiğinden öylece yere koyup karşısına geçtiğim… Bazen gülerek, bazen ağlayarak, bazen baktığım her şeyi görerek, bazen sadece bakarak, ama hep yalnız olmadığımı hissederek seyrettim onu. Benimle alınyazımı paylaştı. Yalnızlığımın yükünü sırtlandı benimle. Zaten yaşlı ve yorgun olan bedeni gözlerimin önünde her gün her an biraz daha yoruldu ve yaşlandı. Ama o her şeyi gördü hem de her şeyi.


 Biliyor musun arçelik 37 ekran, ben şimdi sokakta yürürken durup durup evlere bakarım. İçini hayal ederim hepsinin. Duvarlara çarpıp herkese eşitçe pay edilen mutlulukları, tasasız kahkahaları, neşeyle yudumlanan tavşan kanı çayları hayal ederim. Sobalar düşünürüm, onların dost sıcaklığına uzatılmış güven duyan eller. O günlerimden kalma alışkanlık. Ben şimdi ne zaman muhtaç bir kedi, bir köpek görsem kucaklar neyim var neyim yok paylaşmaya götürürüm. Çünkü insanların insanları bile görmediğini, hayvanların hiçbir şansı olmadığını bilirim. Çünkü dünyanın artık daha iyi bir yer olmayacağını bilirim. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, hiç kimsenin iyileşmeyeceğini bilirim. Ben hayatın olağan akışına, dünyanın tuhaf savaşına, zamanın durmadığını unutan insanların garip telaşlarına karışamam. Bilirim çünkü, ne yaparsak yapalım hep göç mevsimine tesadüf edecek kırık kanatlarımız. Ağıdımız hep bir parça erken söylenecek. Çünkü uzun zaman önce şiiri hırpalanmış insanlığın, rüyası söndürülmüş. Kararını vermişler, ipini çekmişler çoktan senin anlayacağın. Bilirim.


 Ve her şey unutulur sevgili dostum. Her şey geride kalır, hepsinin adı mazi olur. Hatırlarsın bazen sana şiirler okurdum. Sesine ses verirdim, öylece dinlerdin beni. Şair ne diyordu? “Ben hangi filme gitsem sonunda ölüyorum.”  Şimdi ben de öyleyim. Hangi filme gitsem sonunda ölüyorum. İnanıyorum, hevesleniyorum, güç topluyorum ama görüyorsun ya sonunda geriye kalan, bu heyecansız, bu hep seyirci, bu insanları en derinlerine kadar görmüş ve gördüklerinden nefret etmiş olan kişi.


 Hani yaşamak bütün canlıların en doğal hakkıydı? Ben niye yaşamak için bu kadar işkence çektim? Bunların sonunda güzel bir şeyler olacaktı, bunların sonunda "Evet çok acı çektim ama değdi." diyecektim. Bunların sonunda mutlu hissedecektim. Öyle inanıyordum o yüzden direniyordum ama hissetmiyorum. Dönüp dolaşıp aynı hüzün aynı bıkkınlık çöküyor üstüme. Hep aynı yerde takılıyorum. Zaman daralıyor, ama ben takıldığım yerden en başa dönüp hala anlamaya çalışıyorum. Niye böyle olduğunu, üstüme düşen her şeyi yaptığımı, gidişatın böyle olmaması gerektiğini, niye beklediğim sonucun gelmediğini, niye bu ölgün şeyle baş başa kaldığımı anlamaya çalışıyorum. Sonra zil çalacak. Sonra kağıtları alacaklar, sonra ben hala niye diye sora sora çıkıp gideceğim. Hep böyle bir yarım kalmışlık. Bir eksik. Bir anlam veremeyiş. Kurtulamıyorum.


 Koskoca bir 25 yılı güzel bir şeyler olacağı ümidiyle kavga dövüş devirip, sonuç olarak mutlu olma yetisini bile kaybetmiş bir şeye dönüşmenin verdiği çaresizliği sana tarif edemem. Sana ne uğruna olduğunu bilmediğin kanlı bir savaşı elindeki her şeyi kaybederek kazanmanın ve ne kazanmış oluğunu bilmemenin kederini tarif edemem.


 Bazen soruyorlar niye böyle susuyorsun, niye böyle bakıyor sadece bakıyorsun diye. Söyleyemiyorum. Anlatamıyorum. Soruyorlar işte, bilmiyorlar. Ama sen biliyorsun değil mi? Sen her şeyi gördün. Sen niye sessizce baktığımı, sıkça dalıp gittiğimi biliyorsun. Onlara da söylemek istiyorum, ama ben onların gürültüsünü anlamıyorum, onlar benim sessizliğimi konuşamıyor. Bakıyorum sadece. Yorgunum diyemiyorum. Yorgunuz diyemiyorum.


 Çok şey oldu. Çok kötü şeyler. Bunları sadece bir televizyonun görmüş olması, ama aslında onun da hiçbir şey görmemiş olduğunu bilmek ne kadar acı, ne kadar gerçek ve ne kadar hayat… diyemiyorum…

1 yorum:

  1. Fidan'cım, vakit buldukça yazılarını okumaya çalışıyorum. Ve genellikle gün içinde ancak sabah saatlerinde iş yerinde kahvaltı ederken vakit bulabiliyorum birşeyler okumaya :) Yazını, anlatımını çok beğendim canım. Ama genç yaşta zorluklardan geçen insanlar ne kadar şansız olduklarını düşünse de aslında hayatla başedebilme sınavını erken verdikleri için ayakları yere sağlam basan bireylerdir. Bence bu bir artıdır. Bunu da unutma sakın :)

    YanıtlaSil