26 Eyl 2014

YASAK ELMA


 Yeşil derisinin altında bizim bilmediğimiz bir acı saklayan tabiat gibi geldiğin, son rüzgarını dallarımı kırmak için savurduğun bir haziran başlangıcında. Uykunun ortasında taş kesilip rüyayı yarım bırakmanın sitemini edercesine. Turuncu ağaçlar soykırımından bir gün önce veya bir hayli sonra. Şimdi ben sana ne söylesem, içinden eve giden bir yol geçmeyecek. Ve ne kadar istemesem de, önümüz kahır...

 Aslında yalan söyleyebilirim ben. Uç uca eklendiğinde bir ihanet zinciri yapacak kadar hem de. Kırmızı saçlıklı bir kızdan bahsederdi hep nenem. Uykusunda dişleri kendine iç yerinden büyüyen, çantasında uzun bir yolculuk için gerekli olan her şey. Ve bir köpekten bahsederdi susadı mı çam ağaçlarının diplerine işeyen. Aslında yalan söyleyebilirim ben. Horasan'da bir kuyumcunun dükkanını soymuşlar diyebilirim. Çatlak matarasıyla baştan başa sahrayı geçmiş ve kendini Türk Polislerine emanet etmiş. Bizim dünyamızda aynasızların borusu öter, seninkinde de öyle diyebilirim o kuyumcuya. İkindi namazından sonra vaaza kalmayan cemaate af yok. Okuldan kaçan çocuklara. su içmeye inmeyen ceylanlara. Diyebilirim. Aslında yalan söyleyebilirim ben. Söyleyebilirim.


 Bilmek ister misin? Sorgulamadığımız için böyle erken çürürüz. En delikanlı salyangozun bile neden sürünürken yaşlandığını. Yasak kitaplar okuruz. Yasak meyveden beridir adetimiz bu. Senin gibileri severiz. Uzak, soğuk, gizemli. Genelimiz kavuşmak istemeyiz. Pek azımız tüketmeye hevesli. Sana ben de yalan şeyler söyleyebilirim. Kendi içinden çık, yüz-yüz elli kayıp geç, son ölümden sağa sap sonra unutuş. Kaderin ilk kazığına sırtını ver, Tanrı'yı karşına al. Ve sor. Kaç taşı çalınırsa bu oyun bozulurmuş?


 Öyle güvercin tavrın var ki silahsızlanmadan sokulamıyoruz. Bir tabut taşıyıcısı şaşkınlığıyla seni kahverengi sandığımız için yeşil geldik. Yüreği oyulmuş ve bir kutuya koyulmuş prenses mahzunluğuyla. Seni kahverengi sandık, kopkoyu siyah çıktın. Siyaha sevdalandık, ufkun beyazmış. Bütün bunları bana anlatamaz mıydın? Ben de anlamış gibi bakabilirim. Ben de şaşırmış gibi yapabilirim. Bir tabanca gibi, hayır bir bıçak gibi, evet bir bıçak gibi, senden yana olabilirim. Aslında yalan söyleyebilirim ben. Söyleyebilirim.


 Ama geç mi kaldın ne? Hayatla olan randevunu çoktan kaçırdın. Son yataklı vagon az önce çıktı raydan. Kontlar düşesler filan hepsi gitti. Beyaz çoraplar, çatlak duvarlar, alkollü sesler kaldı. Sen beyaz şarap söyledin, aslan sütü getirdiler. İçmen gerekti. Kusman gerekti tabii. Ben de gerçek olmayan şeylerden bahsedebilirim. Atlas Okyanusu’nda çuvaldız buldum diyebilirim ben de. Seni yalan dolan sevebilirim. Osmanlı’da bir aşk sahnesi söyleyebilirim büyük cellat meydanında. Giyotin giyotin bakabilirim ben de, sokaklarına. Kanlı sokaklarına.


 Sihir gibi geldiğin, değneğini şöyle bir değdirip ortalığı ışıttığın günlerde, son hikayesini herkesin kelimeleri bitene dek saklayabilen acelesiz halinle. Üst üste koyup yıkılışını zevkle seyrettiğimiz bin yüz on üç iskambil kağıdı gibi, domino taşlarından hallice bir zincirleme devrilişle. Korkutmak için değil öldürmek için ateş edene dek vaktimiz var. Mavimtırak rüyaların ortasında dumanı henüz tütmüş kıvılcım bertaraf edişi. Gökyüzünü maket bıçağıyla baştan başa kesmiş ahali. Sana ben de yalan şeyler söyleyebilirim!


 Sana ben de yalan şeyler söyleye bilirim.


Bilirim.


Derim ki çık mezarından. Soldaki ilk intiharın eşiğinden dön. Acıya sırtını ver, Tanrı'yı karşına al. Sor. nelerden kurtulursan içine aşk sığarmış? Kaç harfini silersen kaderin ağarırmış?


 Kaç taşını çalarsak, bu oyun bozulurmuş...


Kaç taşını çalarsak bu oyun bozulurmuş...


Bozulur muymuş...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder