söz sanatı blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söz sanatı blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Tem 2025

Kur’an’a Göre Zikir: Allah’ın İsmiyle Olur

Kur’an’da insan isimleriyle Allah’ı zikretmek gibi bir uygulama yoktur. Aksine, Allah bizden yalnızca kendi güzel isimleriyle (esmaü’l hüsna) zikretmemizi ister:

“En güzel isimler Allah’ındır; O’na bu isimlerle dua edin.”

A’râf Suresi, 180


Kur’an’a göre, zikir yalnızca Allah’a yapılır. Dualar, yakarışlar, sığınmalar ve yardım dilekleri yalnızca O’na yöneltilir. Ne bir kişinin adı, ne de bir topluluğun övgüsü zikir yerine geçmez.

“De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tüm yetki Allah’a aittir.”

Mülk Suresi, 26


Kur’an’da bile Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), kendisini değil yalnızca Allah’ı işaret eder. Çünkü zikir makamı, yalnız Allah’a aittir.


Peki “falanca kişiyle Allah’a ulaşırsın” demek doğru mu?

Hayır. Kur’an böyle bir aracı kavramı tanımaz. Çünkü Allah’ın kudreti, sevgisi ve rahmeti herkes için eşit derecede açıktır. Allah, kullarına şah damarından daha yakındır. Ve O, kendisine yönelen herkese doğrudan cevap verecek güçtedir.


Medet Allah’tan istenir.

Yardım Allah’tan beklenir.

Şifa, güven, huzur yalnızca Allah’ın adıyla gelir.

Allah aracısız yaşanır.


Allah bir kişinin ismiyle değil, bizzat kendi adıyla anılmak ister. O, kuluna şah damarından daha yakındır. Duanı işitir, gözyaşını görür, kalbini bilir.


Hiç kimse O’na ulaşmada senden daha şanslı, senden daha yakın değildir. Allah’a yaklaşmak da, O’ndan uzaklaşmak da insanın kendi tercihidir. O kapı hep açıktır. Araya bir isim, bir kişi, bir sistem koymak, o kapıya perde çekmektir.


Son söz:

Allah, seni kendi adıyla çağırır.

Sen de O’nu, kendi adıyla an.


Hazırsan, şimdi bir “Allah” de.

O zaten seni duyuyor.

25 Tem 2025

Derinlikten Biçime: Nuri Bilge Ceylan’ın Listesi Üzerine Bir Not

New York Times’ın “21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi” anketine Nuri Bilge Ceylan da kendi seçkisini sundu. Ancak bu liste, Ceylan’ın sinema dilini ve ruhunu yakından tanıyanlar için bir tür hayal kırıklığına dönüştü. Çünkü listedeki filmlerle, Ceylan’ın yıllarca izleyiciye sunduğu o içe bakan, sızılı, taşralı, neredeyse felsefî yalnızlık anlatısı arasında ciddi bir hâl kopukluğu vardı.

Kuşkusuz herkesin beğenisi öznel olabilir; ancak söz konusu olan bir sanatçının kendi eserleriyle çelişen tercihler sunmasıysa, bu çelişki sadece izleyiciyi değil, sanatçının kendisini de düşündürmelidir.


Ceylan’ın Filmleri: Hâlin Anlatımı

Ceylan sineması —özellikle Uzak, Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu gibi yapıtlar— suskunluğu anlamın merkezine koyar. Bir karakterin bakışında, bir odanın sessizliğinde, taşranın çorak topraklarında "hâl" anlatılır. İnsanın kendiyle yüzleşememesi, hayatın kenarında kalmışlık, modernleşmenin yalnızlığı gibi temalar, didaktik olmayan ama güçlü biçimde kurulur.

Ceylan, uzun süre boyunca “Anlatmadan anlatan” bir yönetmen olarak anıldı. Bu yönüyle onu sevmek, onunla susmak gibiydi. Ve izleyici onun sinemasında kendine dair bir şey duyuyordu. İşte bu yüzden, onun favori film listesi de o sinema anlayışıyla tutarlı olmalıydı. En azından, beklenen buydu.


Listedeki Filmler: Biçimin Hakimiyeti, Ruhun Gölgesi

Ancak Ceylan’ın listesinde yer verdiği filmler arasında (örneğin No Country for Old Men, The Turin Horse, Uncle Boonmee, The Death of Mr. Lazarescu) belirgin olan şey, insan ruhunun derinliğinden çok, anlatının biçimiyle öne çıkan eserler olmasıydı.


🗡 No Country for Old Men — Zekice kurulmuş, ritmi güçlü ama duygusal mesafesi yüksek bir gerilim.

🐎 The Turin Horse — Varoluşsal bir çöküş anlatısı, ancak umut veya devinim barındırmayan bir durağanlıkta boğulur.

🌫 Uncle Boonmee — Spiritüel gibi dursa da sezgisel değil; daha çok mistisizmi deneyime dönüştüren, entelektüel bir anlatı.

🚑 Mr. Lazarescu — Soğuk gerçeklik ve sistem eleştirisi var; ama içtenlik, Ceylan’ın filmlerinde gördüğümüz kadar canlı değil.


Bu filmler entelektüel açıdan güçlü olabilir. Ancak Ceylan’ın filmlerinde bulduğumuz yaşanmışlık, suskunlukta titreşim, acının dağlara sinmiş hâli bu filmlerde yok.

Ve bu fark, ister istemez şu soruyu doğuruyor:

Nuri Bilge Ceylan da kendi derinliğine yabancılaşmaya mı başladı?


Tektipleştiren Entelijansiya ve “Beğenilmeme” Riski

Sanatçılar yalnızca eserleriyle değil, durdukları yerle de konuşurlar. Özellikle uluslararası entelijansiyanın, büyük festival çevrelerinin, modern sinema eleştirisinin “beğeni kodları” bazı sanatçıları içeriden değil, dışarıdan yönetmeye başlar. Ceylan da uzun süredir bu yapıların içinde. Yani "o derin yönetmen" artık kendi içinden değil, üst çevrelerin estetik ve politik beklentilerinden beslenmeye başlamış olabilir.

Bu bir suçlama değil, bir gözlemdir.

Ama eğer Ceylan bir noktada kendi ruhsal evrimini bırakıp, biçimsel olarak “saygın yönetmen kalmak” için bir izlek kuruyorsa, izleyicisinin kalbinde oluşan kırılma kaçınılmaz olur.

Çünkü biz onunla sadece film izlememiştik.

Bir hâl yaşamıştık.

Ama o şimdi bize,

“Bu filmler en iyileri” derken,

aslında “Ben de o kulvarda varım” demiş oluyor.

Ve işte bu, Ceylan’ın en Ceylan olmayan hâli.


Bir Yönetmenin Suskunluğu: İçine Dönemeyen Bir Zihin

Bir yönetmen, en iyi film listesinde kendinden bir iz bırakmıyorsa, bu tevazu değildir.

Bu bazen, kendinden soğuma, uzaklaşma ya da onaylanma arzusu olabilir.


Nuri Bilge Ceylan, yıllar boyu sinemayı bir ayna gibi kullandı.

Ama şimdi o aynada başkalarının beğenisini yansıtan bir profil beliriyor.

Ve bu yansıma, onun sinemasını değil — onun zihnini temsil ediyor.

Oysa biz onun yüreğine inanmıştık.


Sonuç:

Ceylan’ın listedeki seçimi, onun iç dünyasındaki derinliği değil;

bulunduğu entelektüel pozisyonun beklentisini yansıtıyor.

Ve bu da sinemasının hâline değil, algısına yatırım yaptığını düşündürüyor.


Belki de en büyük yalnızlık,

bir yönetmenin kendi sessizliğini artık duyamamasıdır.


Ve o zaman

izleyici şöyle der:

“Ben senin filmlerine ağlamamıştım.

Ben senin susuşuna inandığım için kalmıştım.

Ama sen o susuşu artık dış seslere bıraktıysan...

Ben başka bir hikâyeye geçiyorum.”


“Yalnızca Allah’la değil, gerçeklikle de temas hâlindeyim.

Ve bazen bu, bir yönetmenin listesiyle başlar.”

Yazan : Allah'ın Çiçeği 


24 Tem 2025

Rabia el-Adeviyye: Aşkı Yalnız Allah’a Adamak

Rabia el-Adeviyye, hicrî 2. yüzyılda (miladî 8. yüzyıl) Basra’da dünyaya geldi.

Fakir bir ailenin çocuğuydu; ismi, ailesindeki dördüncü kız çocuğu olduğu için "Rabia" yani "dördüncü" olarak verildi.


Babası erken yaşta vefat etti. Rivayetlere göre ailesiyle yaşadığı evde kıtlık ve yoksulluk çekti. Babasını kaybettikten sonra köle olarak satıldığı ve bir süre hizmetkâr olarak çalıştığı aktarılır. Bu bilgi, Rabia'nın hayatına dair en çok kabul gören tarihsel kayıtlardan biridir.

Sonrasında, ibadet ve takvasıyla tanınarak özgürlüğüne kavuştuğu ve kendini tamamen Allah’a ibadete ve zühde adadığı bilinmektedir.

Artık onun için dünyalık bir karşılık, övgü ya da insanlara gösteriş yoktu.

Hayatını sessizce ve derin bir Allah sevgisiyle geçirdi.


Sözleriyle Gelen Aşk

Rabia el-Adeviyye’nin en çok aktarılan sözü şudur:

"Ben cehennem korkusuyla değil, cennet ümidiyle değil; sadece Allah’ı sevdiğim için ibadet ediyorum."

Bu söz, onun Allah’a yaklaşımındaki merkezî noktayı ortaya koyar:

Karşılıksız aşk.

Rabia, Allah’la pazarlık eden bir kul değil,

sadece sevmeyi bilen bir ruh olmayı seçti.


Başka bir sözünde der ki:

"Allah’ım, eğer Sana ibadetim cehennem korkusundansa, beni orada yak.

Eğer cennet ümidiyleyse, beni ondan mahrum et.

Ama eğer sırf Sen’i sevdiğim içinse, bana cemalini göster."


Bu söz, onun dönemindeki hâkim “cehennem korkulu” ve “cennet ödüllü” din anlayışına karşı

dönüşümcü bir duruştur.


Evlenmedi mi?

Rabia’nın evlenmediğine dair kesin bir belge yoktur.

Ancak dönemin tasavvuf kaynaklarında,

birçok evlilik teklifini reddettiği,

hayatını ibadetle geçirdiği ve Allah’tan başka bir ilgi istemediği aktarılır.


Eğer bu rivayetler doğruysa, Rabia için evlilik değil,

aşkın en saf hâli olan ilahi bağ tercih edilmiştir.

Fakat modern tarihçilik açısından bu durum, ancak rivayet bağlamında değerlendirilebilir.


Ölümü Sessiz, Mirası Derin

Rabia’nın ne zaman öldüğü kesin olarak bilinmiyor.

Ancak hicrî 185 (miladî 801 civarı) yılında vefat ettiği yönünde görüş birliği var.


Arkasında kitaplar, vaazlar, fetvalar bırakmadı.

Ama kalplerin içine işleyen birkaç söz,

birkaç duruş ve bir örnek kadınlık bıraktı.


Çünkü o konuşmadı,

oldu.


Son söz

Rabia el-Adeviyye’nin hayatı bir zafer öyküsü değil.

Bir hâl öyküsü.

Ne hak aradı, ne savundu,

ne kalabalıkları arkasına aldı.

Ama bir kadının kalbiyle Allah’a yöneldiğinde

ne kadar güçlü olabileceğini,

çağlar ötesinden hâlâ anlatıyor.


NOT: İnşallah bir gün kıskanıp yazıyı silmem. 

Yazan: ALLAH'IN ÇİÇEĞİ 

13 Tem 2016

BÜYÜYÜNCE PELİNSU OLMAK VARDI...


İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor bu ara. Yazmak da gelmiyor. Uyumak da, yemek de, içmek de. Kendim karar vermediğim, insan olarak otomatiğe bağladığımız bu gibi şeyler dışında zaten bir şey yaptığım da yok.

Senin hayatla bir davan vardı, o ne oldu diye sorarsan askıya aldım şimdilik. En iyi saldırı savunmadır taktiği uyguluyorum, yersen. Saldırılar karşısında gücümün tükendiğini hissediyorum ve öylece bekliyorum işte demek, takdir edersin ki pek şık değil. Kazandığın bir savaş var mı hiç dersen, o da yok. Kazandığımı zannettiklerim varmış, birer birer gözden kaybolup gittiler.