Hem çok ilginç, hem de çok acı.
Bu toplumda sessizlik artık bir ihtiyaç değil, rahatsızlık gibi görülüyor.
Sanki susarsan eksikmişsin, bir şey yapmıyormuşsun gibi…
Oysa benim için, benim gibi iç sesiyle yaşayan biri için sessizlik;
nefes, ibadet, tamir ve varoluş.
Ama etrafa bakınca başka bir şey görüyorsun:
Sürekli bir ses var.
Televizyon, telefon, bağırışlar, yüksek konuşmalar…
Evde bile “bir şey çalsın” arayışı.
Sessiz olana hemen aynı soru:
“İyi misin? Bir şey mi oldu?”
Çünkü iç sessizlikten korkuluyor.
İnsan, içinde birikenle yüzleşmekten korkunca
dışarıyı sesle dolduruyor.
Sözlerle…
İmalarla…
Laf sokmalarla…
Bitmeyen hikâyelerle…
“O onu dedi, bu bunu yaptı…”
Bunlarla dolu bir hayatın içinden
insan nasıl kendine dönebilir?
Eskiden “Söz gümüşse, sükût altındır” derlerdi.
Bir söz sanıyordum.
Şimdi anlıyorum ki bu bir yol.
Çünkü sükûnet, sadece susmak değil.
Görmek.
Anlamak.
Ve yine de o oyunun içine girmemek.
Herkesin içinde aslında bir yer var.
Durmak isteyen.
Sakinleşmek isteyen.
Gerçek bir temas arayan…
Ama çoğu insan oraya hiç varamıyor.
Koşturuyor.
Kaçıyor.
Kendini susturamıyor.
Çünkü durunca…
iç ses duyuluyor.
Ve o ses bazen ağır geliyor.
O yüzden dışarıdaki gürültü tercih ediliyor.
Ben de bilmiyordum.
Ama şimdi dönüp bakınca görüyorum ki
Allah beni yıllarca bu gürültünün içinden korumuş.
Ben farkında değilken bile…
Sonra bir gün…
görmem gerektiğinde gösterdi.
Ve bu kez ben, bilinçli olarak
durmayı seçtim.
Durmak demek:
Kaçmak değil.
Zayıflık değil.
Vazgeçmek değil.
Durmak demek:
Görmek.
Anlamak.
Ve yine de o karmaşanın içine girmemek.
Herkesin yolu kendine ait.
Herkesin sözü, herkesin hâli…
Ve bazen sadece şöyle diyebilmek gerekiyor:
“O da onun ayıbı.”
Yoksa insan, başkalarının sözlerinin içinde
kendi sesini kaybediyor.
Avluda içilen bir çay…
Ezan sesi…
Çocuğumun kahkahası…
Kendi iç sesim…
Ve Allah’la kurduğum bağ…
Bunlar bana yetiyor.
Çünkü en zor şey aksiyon değil.
En zor şey…
Sükûnet.
Ve ben,
o sükûneti seçiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder