Herkes bir yere yetişiyor gibi.
Ama nereye?
Sabah uyanır uyanmaz başlayan o iç ses…
“Kalk.”
“Bir şey yap.”
“Geri kalıyorsun.”
Sanki durursan bir şey eksilecek,
sanki yavaşlarsan hayat kaçacak.
Hız var.
Kıyas var.
Her an bir şey yapmalısın hissi var.
Ama bu hızın içinde insan
ne kendini duyabiliyor
ne kalbini
ne de Rabbini…
Modernite denilen şey,
teknoloji denilen şey…
Bizi birbirimize yaklaştırmadı.
Sadece:
daha çok kıyas yapmamıza
daha çok oyalanmamıza
asıl olandan uzaklaşmamıza
sebep oldu.
En tuhaf olan ne biliyor musun?
Kendiyle kalmak korkutucu geliyor.
Çünkü insan kendiyle kalınca…
Allah’la kalıyor.
Ve biz buna alışık değiliz.
Sessizlik rahatsız ediyor.
Yavaşlık huzursuz ediyor.
Çünkü bize öğretilen şu:
“Durursan değersizsin.”
Oysa gerçek şu:
Durursan duyarsın.
Durunca:
bedenini duyuyorsun
kalbini fark ediyorsun
neye ihtiyacın olduğunu anlıyorsun
Ve en önemlisi:
O’nun zaten hep orada olduğunu fark ediyorsun.
Hayat aslında:
bir yerlere yetişmekten değil,
bir şeyleri yetiştirmekten değil,
bir şey olmak zorunda olmaktan hiç değil…
Hayat:
bir yudum çorba içerken
sessiz bir odada otururken
çocuğunun sesini dinlerken
nefes aldığını fark ederken
ve kalbinin derininde
“O biliyor” diyebildiğin yerde.
Çünkü hayat:
koştuğun anlarda değil,
durabildiğin ve teslim olabildiğin anlarda hissediliyor.
Belki de en zor şey:
hiçbir şey yapmadan,
hiçbir şey olmaya çalışmadan,
sadece var olabilmek…
ve o var oluşun içinde
O’na dayanabilmek.
İnsanın en temel ihtiyacı da bu:
durmak
hissetmek
kendisi olmak
ve Rabbine yönelmek
Geri kalan her şey…
fazla.
İnsan, fazlayı bıraktıkça anlıyor:
Eksik değilmiş.
Sadece yormuş kendini.
Belki de mesele
Hayatı büyütmek değil,
O’nun verdiği kadarını yaşayabilmek.
Çünkü bazen en büyük rahatlık,
hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığını değil…
zaten tutulduğunu fark etmek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Ya kalpten yaz ya sus.