İnsan kendini bulmak için yollara düşüyor. Yürüyor. Ülke değiştiriyor. İnsan değiştiriyor. Sofra değiştiriyor. Bazen bir ağaca bir şey bağlıyor, bazen bir dağın tepesine çıkıyor, bazen denizin kıyısında geçmişinden bir parçayı bırakıyor. Bütün bunlara anlamlar yüklüyor: Kendimi buldum. Hayata döndüm. Bırakmayı öğrendim. İnsanlarla bağ kurdum. Dönüştüm.
Ben bütün bunlara baktığımda aynı soruya dönüyorum: Neden bu kadar dolambaçlı?
Çünkü Allah insanı kendine ulaşması için dünyanın etrafında dolaştırmıyor.
“Secde et ve yaklaş.”
Bu kadar.
İNSAN KENDİNİ ARAMAZ
“Kendini bulmak” çağımızın en sevdiği sözlerinden biri. Ama ben kendimi niye arıyorum? Buradayım.
Nereye gidersem gideyim kendimi de yanımda götürüyorum. Başka bir ülkeye gidince nefsim pasaport kontrolünde kalmıyor. Kibrim, korkularım, arzularım, kıyaslarım, öfkem, onay ihtiyacım benimle geliyor.
İnsan kendini aramaktan çok kendini tanımaya muhtaç. Nerede kibirleniyorum? Nerede haksızlık ediyorum? Neyi gereğinden fazla istiyorum? Kimi küçümsüyorum? Neyi kendime hak görüyorum? Kime borçlu olduğum özrü vermiyorum? Hangi nimeti görmüyorum? Nerede nefsimi hakikat sanıyorum?
Bunları görmek için başka bir kıtaya gitmek gerekmiyor. Hatta insanın kendiyle gerçek karşılaşması, dışarıdan sürekli yeni uyaran gelmediğinde başlıyor. Durduğunda. Sustuğunda. Kaçacak yeni insan, yeni şehir, yeni sofra, yeni hikâye kalmadığında.
YOL DEĞİL, YÖN
Yolculuk kötü değil. Gezmek kötü değil. Yeni insanlar tanımak, başka yerler görmek, güzel yemekler yemek, denize bakmak, yürümek, eğlenmek kötü değil. Ama bunların hiçbiri hakikat değil.
İnsan kilometrelerce yürüyebilir ve aynı insan olarak geri dönebilir. Dünyayı dolaşabilir ve hâlâ yalnız kendisini görebilir. Yüzlerce insanla tanışabilir ve hiçbirinin hakkını gerçekten gözetmeyebilir.
Çünkü mesele yol değil. Yön.
Allah zaten yönü göstermiş. Nerede olursan ol Bana yönel. Evinde de. Yolda da. Hastanede de. Sofrada da. Tek başına da. Kalabalıkta da. Sevinirken de. Yas tutarken de.
Allah’a yaklaşmak için özel bir coğrafya gerekmiyor. Çünkü yaklaşılması gereken Allah uzak değil.
“Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf, 50/16)
İnsan uzak. Allah değil.
RİTÜELİN KENDİSİ HAKİKAT DEĞİLDİR
İnsan sembolleri seviyor. Bir ağaca bir şey bağlıyor. Bir nesneyi yanında taşıyor. Bir yere varıyor. Bir şeyi suya bırakıyor. Bir taşı üst üste koyuyor. Bir rotayı tamamlıyor. Sonra yaptığı hareketin içine anlam yerleştiriyor.
Sembollerin insan için duygusal anlamı olabilir. Fakat sembol hakikatin kendisi değildir.
Bir şeyi ağaca bağlamak nefsimi terbiye etmiyorsa ne değişti? Bir yolu tamamlamak kibirimi azaltmadıysa nereye vardım? Bir şeyi denize bıraktım ama hâlâ başkalarının acısını küçümsüyorsam neyi bıraktım? Yüzlerce kilometre yürüdüm ama özür dilemem gereken insandan özür dilemiyorsam hangi yolculuk beni dönüştürdü?
Dönüşümün sembolünü yapmak kolay. Dönüşmek zor.
Çünkü gerçek dönüşüm fotoğrafa pek güzel çıkmaz. Özür dilemektir. Hakkından fazlasını almamaktır. Nefsine “hayır” demektir. Başkasının sınırını tanımaktır. Kıskandığını fark etmektir. Kibirlenirken kendini yakalamaktır. Elindeki nimeti küçümsememektir. Canın istediği hâlde haddi aşmamaktır. Kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaktır.
ALLAH İNSANI İNSANDAN DAHA İYİ BİLİYOR
Kur’an’ı okudukça beni en çok etkileyen şeylerden biri bu: İnsanın nasıl bir varlık olduğunu Allah biliyor.
Nefsini biliyor. Kibrini biliyor. Mal sevgisini biliyor. Şehvetini biliyor. Haset edebileceğini, kıyaslayabileceğini, haddini aşabileceğini, gücü eline geçirince zulmedebileceğini, kendini üstün görebileceğini biliyor.
Bu yüzden ölçü koyuyor.
Yeme diyen bir Allah değil. Ye, fakat israf etme.
Mal edinme demiyor. Malın seni ele geçirmesine izin verme.
İnsanlarla bağ kurma demiyor. Ama gıybet etme. Alay etme. Kötü zanla hareket etme. Mahremiyete girme. Haksızlık etme. Kendini başkasından üstün görme.
Cinselliği yok saymıyor. Sınır koyuyor.
Öfkeyi bilmiyormuş gibi davranmıyor. Öfkenin içinde de adaleti kaybetme diyor.
Dünyayı terk et demiyor. Dünyanın seni ele geçirmesine izin verme.
Çünkü insanın sorunu yemek değildir. Yemekte azabilir. Sorunu para değildir. Parada azabilir. Sorunu insan değildir. İnsanı kullanabilir, ona hükmetmeye çalışabilir, onunla kendini kıyaslayabilir, onun onayına bağımlı olabilir. Sorunu beden değildir. Bedeni putlaştırabilir. Sorunu yazmak değildir. “Ben yazarım” diye kendine yeni bir makam kurabilir. Sorunu maneviyat bile değildir. “Ben daha derinim, ben daha arınmışım, ben hakikati buldum” diyerek maneviyatından bile kibir üretebilir.
Nefs malzemeyi değiştirir. Kendini merkeze koymanın bir yolunu yine bulur.
DAHA ÇOK İNSAN, DAHA ÇOK HAKİKAT DEĞİLDİR
İnsan ilişkileri de çağımızın başka bir kutsalı. Sosyalleş. Çevre edin. Yeni insanlarla tanış. Bağ kur. Kendini aç. Deneyim paylaş.
Ama daha çok insan, otomatik olarak daha çok sevgi demek değildir.
İnsanda sevgi olduğu kadar kıyas da vardır. Merhamet olduğu kadar çıkar da. Fedakârlık olduğu kadar sahiplenme de. Yakınlık olduğu kadar müdahale de.
Bu yüzden sınır sevgisizlik değildir. Mesafe düşmanlık değildir. Mahremiyet asosyal olmak değildir. İnsanla insan arasına ölçü koymak, insanı küçümsemek değildir. İnsanın nefs sahibi olduğunu bilmektir.
Her yakınlık bağ değildir. Her kalabalık dostluk değildir. Her sohbet samimiyet değildir. Her fiziksel temas sevgi değildir. Her ilgi iyilik değildir.
Ve hiçbir insan başka bir insanın eksik parçası değildir.
İNSAN İNSANLA TAMAMLANMAZ
Bu da bize sürekli anlatılıyor: Doğru insanı bul. Seni anlayan insanları bul. Kabileni bul. Ruh eşini bul. Seni tamamlayan çevreyi bul.
Ama başka bir insanın omuzlarına böyle bir görev yüklemek ağırdır.
İnsan insana eş olabilir. Dost olabilir. Evlat olabilir. Anne olabilir. Baba olabilir. Yol arkadaşı olabilir. Birbirine merhamet edebilir, destek olabilir, sevebilir.
Ama Rab olamaz.
Bir insan başka bir insanın varoluş boşluğunu kapatmak zorunda değildir.
Beni tamamla. Beni sürekli anla. Beni mutlu et. Bana değerli olduğumu hissettir. Beni yalnız bırakma. Beni gör. Beni seç. Beni onayla.
Bunların tamamını bir kula yüklediğinde sevgi de ağırlaşıyor.
Çünkü kul sınırlı. Yorulur. Yanlış anlar. Eksik sever. Korkar. Değişir. Ölür.
Allah ise kuluna kendisini başka kulların gözünden tanımayı öğretmiyor. Bana yönel diyor.
NEFS YOLCULUKTA DA NEFSTİR
İnsanın kendisini değiştirdiğini sanması çok kolay. Dekoru değiştirir. Sonra kendisinin değiştiğini düşünür.
Evde sessizce oturunca sıkıcıdır; dağda sessizce yürüyünce derindir. Evde sade yemek rutindir; yabancı ülkede sade yemek hayatın küçük güzelliklerini keşfetmektir. Mahallesindeki insanlarla konuşmak sıradandır; başka ülkede yabancılarla sofraya oturmak insanlığa yeniden bağlanmaktır. Kendi evinde yalnız kalmak asosyalliktir; yüzlerce kilometre yalnız yürümek içsel yolculuktur.
Oysa dekor değişmiştir.
İnsan hâlâ insandır.
Nefs de bavulunu hazırlayıp onunla gelmiştir.
GERÇEK DÖNÜŞÜM
Ben dönüşümü başka yerde arıyorum. Daha çok gezmekte değil. Daha çok insan tanımakta değil. Daha ilginç hikâyeler biriktirmekte değil. Daha “derin” biri olmaya çalışmakta hiç değil.
Gerçek dönüşüm insanın kendi merkezinden çekilebilmesidir.
Ben yaptım. Ben gördüm. Ben yaşadım. Ben öğrendim. Ben derinim. Ben farklıyım. Ben buldum.
Bunların hepsinin sustuğu bir yer var.
Secde.
Başını yere koyduğunda insanın görüntüsü bile meseleyi anlatıyor. Yukarı çıkmıyorsun. Aşağı iniyorsun. Kendini büyütmüyorsun. Eğiliyorsun. Dünyaya “ben buyum” göstermiyorsun. Seni zaten bilenin huzurundasın.
Ve orada söylenecek şey çok azalıyor.
Ben değilim. Sensin.
EĞİL VE YAKLAŞ
İnsanın hayatını temizlemek için gereken esasların ne kadarını Allah zaten söylemiş?
Ölçülü ol. Şükret. İsraf etme. Haddi aşma. Kibirlenme. Haksızlık etme. Gıybet etme. Alay etme. Zanda aşırıya gitme. Mahremiyete girme. Emanete ihanet etme. Yetimin hakkını yeme. Ölçüyü ve tartıyı bozma. Öfken adaletini bozmasın. Malınla böbürlenme. Nefsinin her istediğini hak sanma. Affet. Sabret. Merhamet et. Düşün. Hatırla. Şükret. Ve Bana yönel.
İnsan temiz bir hayat için daha ne arıyor?
Yeni bir felsefe mi? Yeni bir rota mı? Yeni bir öğretmen mi? Yeni bir ülke mi? Yeni insanlar mı? Yeni bir “ben” mi?
Ben kendimi bulmak istemiyorum. Kendimi zaten biliyorum: kulum.
Dünyanın beni tamamlamasını da istemiyorum. İnsanların beni tamamlamasını da. Yolun sonunda yeni bir Fidan bulmak gibi bir derdim de yok.
Çünkü mesele benim ne kadar ilginç, özgür, derin, deneyimli veya “kendini gerçekleştirmiş” biri olduğum değil.
Mesele yönüm.
Ve yön belli.
“Secde et ve yaklaş.”
Bazen insanın aradığı bütün yolların sonunda ihtiyacı olan şey bir yol daha değildir. Durmaktır. Eğilmektir. Ve bütün o büyük “ben” hikâyesinin içinden çıkıp:
Ben yokum. Ben hiçim. Sensin.
diyebilmektir.
Yüzlerce kilometreye gerek yok.
Bir secdelik mesafe yeter.
- Allah’ın Çiçeği Yazıyor -
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.