Aşırı zenginlerin olası felaket ve kıyamet senaryoları karşısında ultra lüks yeraltı sığınakları inşa ettirmesi, ilk bakışta “tedbir” gibi sunuluyor. Oysa mesele yalnızca teknik güvenlik ya da hayatta kalma refleksi değildir. Bu eğilim; psikolojik, ahlaki ve derin bir inanç boşluğunu ele verir.
Çünkü insanın asıl korkusu depremden, pandemiden ya da nükleer tehditten değil; hesap vermekten, yüzleşmekten ve yalnız kalmaktan doğar.
Güvenlik Değil, Kontrol Arayışı
Bu sığınaklar Allah’a tevekkül eden bir insanın ihtiyacı değildir.
Bunlar, kontrol edemediği dünyayı betonla, teknolojiyle ve parayla dizginlemeye çalışan bir zihnin ürünüdür.
Teslimiyet yoksa, insan her şeyi planlamak zorunda hisseder.
Her ihtimali.
Her tehdidi.
Her kaçışı.
Oysa Allah’a yaslanan biri bilir ki:
“Kontrol bende değil; koruyan da ben değilim.”
Bu bilgi, insana yeraltına saklanma ihtiyacı değil; yeryüzünde vakarla durma hâli verir.
Toplumsal Sözleşmeden Kopuşun İtirafı
Yeraltı sığınağı, aslında şunu söyler:
“Bir şey olursa ben bu insanlarla birlikte olmayacağım.”
Bu, yalnızca bireysel bir kaçış planı değil; toplumla bağın koptuğunun ilanıdır.
Allah’la bağı olan insan bilir ki: İnsanlardan kaçılmaz.
İnsanlarla imtihan olunur.
Dayanışmayı, adaleti, merhameti terk edip izolasyona yatırım yapmak; korkunun değil, vicdanın suskunluğunun sonucudur.
Lüksün Trajik Hâli
Felaket senaryoları için tasarlanan bu sığınaklarda spa’lar, şarap mahzenleri, sinema salonları vardır.
Bu, lüksün artık bir zevk değil, varoluşsal bir panik nesnesi hâline geldiğini gösterir.
İnsan, Allah’tan uzaklaştıkça şu soruyu soramaz:
“Nasıl bir kul olmalıyım?”
Onun yerine şunu sorar:
“Her şey yıkılırsa hangi konforda yaşarım?”
Bu soru, insanı kurtarmaz.
Sadece oyalır.
Gerçekçilik Sorunu: İnsanı Yok Sayamazsın
Bu sığınaklar kısa vadede koruma hissi verebilir. Ama uzun vadede cevaplanmamış sorular vardır:
Kim hizmet edecek?
Kim yönetecek?
Kim kime itaat edecek?
Güç kimin elinde olacak?
Tarih gösteriyor ki; kapalı, hiyerarşik ve korku temelli mikro toplumlar çatışarak dağılır.
Çünkü para, insan nefsini terbiye etmez.
Allah etmezse, hiçbir şey etmez.
Asıl İtiraf: “Biz Bile Bu Dünyaya Güvenmiyoruz”
Bu sığınaklar bir güç gösterisi değildir.
Aksine, şunu fısıldar:
“Biz bile kurduğumuz düzene güvenmiyoruz.”
Çünkü adalet üzerine kurulmayan hiçbir düzen kalıcı olmaz.
Bunu en iyi bilenler de, o düzenin en tepesinde oturanlardır.
Peki Neden Bu Kadar Korkuyorlar?
Çünkü insanları kırdılar.
Çünkü çok kazandılar ama az paylaştılar.
Çünkü güçlerini hoyratça kullandılar.
Çünkü vicdanlarını susturdular.
Ve şunu çok iyi biliyorlar:
“Eğer düzen çökerse, kimse bizi kurtarmaya çalışmayacak.”
Bu bilgi iklim raporlarından gelmez.
Bu, insanlarla kurulan ilişkinin bilançosudur.
Allah’la Bağ Olsaydı…
Eğer Allah’la bağları olsaydı;
Bu kadar tehlikede hissetmezlerdi
Sürekli kaçış planı yapmazlardı
Yeraltına saklanmak yerine yeryüzünde vakar ile yürürlerdi
Teslimiyet, insanı korumasız bırakmaz.
Aksine, insanı korkusuzlaştırır.
Allah’a yaslanan biri bilir:
“Başına ne gelirse gelsin, bu başıboş değildir.”
Bu bilgiyle yaşayan insan; elini kolunu sallaya sallaya değil belki, ama kalbi sakin, alnı açık, yüzü yere bakmadan dolaşır.
Son Söz
Gerçek güvenlik, betonun altında değildir.
Gerçek güvenlik, silahlı kapıların ardında değildir.
Gerçek güvenlik, parayla satın alınmaz.
Gerçek güvenlik; Allah’la kurulan bağın derinliğinde,
kul olmayı kabul edebilmiş bir kalpte bulunur.
Yeraltına inenler hayatta kalmayı planlıyor olabilir.
Ama teslim olanlar, zaten hayattadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.