Boğuluyoruz hiç durmadan. Birbirimizden
habersiz parçalara bölünüyor, karışıyoruz kaldırım taşlarının en ücra
köşesine. Bütün ümidimiz bulunmakta. Oysa aranmıyoruz bile.
Tek atımlık barutumuzla, bir sıkımlık canımızdan
başka kaybedecek neyimiz var? Güneşin vücudumuza işleyen sıcaklığı mesela.
Mesela kumda yalın ayak yürüyebilmenin sevinci. Mesela yosunlar... Mesela
mavinin en telaşsız halinde bir gün dinginleşerek, gerçek huzuru bulma eşiği...
Kovuluyoruz hiç durmadan. Ne geldiğimiz yerlere
aittik ne de olduğumuz yerlere aidiz. Duvarların en ücrasında ben varım
diyemeden toza toprağa bulaşan ruhumuzla, kapıda hep hazır bekleyen valizimizi
çekiştiriyoruz bir içeri bir dışarı. Bitsin ki artık hangi vadinin yaban
çiçeğiysek, otağıysak hangi uçsuz bucaksız ovanın, konalım dalımıza...
Bana bir ses vermelisin. Hayatlarımızın kördüğümleri birbirine dolaşmışken adım atamam. Zifiri karanlığın koynunda başka
türlü uzatamam ellerimi ellerine. Sana gel desem neye yarar? Sen bana gel
desen? Gel fiilini bütün zamanlarla ve bütün kişilerle çeksek çekebildiğimiz
kadar? Emretsek hatta... Neye yarar? Hiçe.
