28 Ağu 2026

The Lobster: İnsan Her Şeyi İstiyor

Film daha başından bana huzursuz bir iç dünyanın ürünü gibi geldi. İnsanların yalnızlığı, sevgisizliği, bağ kuramaması, birbirine ulaşamaması çözülmeye çalışılıyor ama çözüm yine insanı insana zorlamakta aranıyor.

Ödül, ceza, baskı, eşleştirme, süre, av, dönüşüm…

Her şey var; sevgi yok.

İnsanlar teknolojiyi, sistemi, düzeni kurmuşlar. Her şeyi kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kimin kimle eşleşeceğine, ne kadar yalnız kalabileceğine, hangi özelliğin “uygun” olduğuna, hatta insanın hangi hayvana dönüşeceğine karar verebileceklerini sanıyorlar.

İnsan aklıyla çok şey yapmış ama giderek ruhunu, kalbini, merhametini kaybetmiş gibi.

Kaybettiği şeyi de yine kontrol ederek geri kazanmaya çalışıyor.

Oysa insan kendi iç dünyasını bile bütünüyle yönetemiyor.

Korkusunu, arzusunu, öfkesini, kıskançlığını, nefsini kontrol edemeyen insan, “Ben yönetiyorum, ben karar veriyorum” diyerek bütün hayatı yönetmeye kalkıyor.

Filmdeki sistem ne kadar katılaşırsa katılaşsın insanların arzuları, beğenileri ve çıkarları o kuralların arasından yine sızıyor.

Sistem bile insan nefsini yönetemiyor.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor:

Bir şeyi yönetebildiği için onun sahibi olduğunu sanmak.

İnsan öğrendikçe, teknoloji geliştirdikçe, bedene ve doğaya müdahale edebildikçe gücünün sınırını unutuyor. Var olanı değiştiriyor ve bir süre sonra sanki varlığı kendisi vermiş gibi davranmaya başlıyor.

Oysa insan hâlâ yoktan bir canlı var edemiyor.

Bir insanı bir hayvan türüne dönüştüremiyor.

Ölümü ortadan kaldıramıyor.

Ölümsüzlüğü bulamıyor.

Bedene müdahale edebiliyor. Bazı özelliklerini değiştirebiliyor. Doğada bulunanı işleyebiliyor. Var olan üzerinde çalışabiliyor.

Ama yaratmak başka şey.

Bilmek başka şey.

Müdahale edebilmek başka şey.

Canlılığı insan başlatmadı.

Hayatı insan vermedi.

Ölümü de insan kaldırabilmiş değil.

İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, gücü sınırlı kalıyor.

Ve bütün bu büyüklenmenin karşısında aynı hakikat duruyor:

Allah yaratır. İnsan ancak yaratılmış olanın içinde hareket eder.

Filmde insanların bir “belirleyici özelliği” olmak zorunda.

Burun kanaması.

Topallık.

Miyopluk.

Pelteklik.

Güzel saçlar.

Bir sporu sevmek.

İnsan adeta kendini beğendirmek, seçilebilir kılmak, biriyle eşleşebilmek için birtakım özelliklere indirgeniyor.

Peki kişinin merhameti nedir?

Öfkesi nasıldır?

Vicdanı var mı?

Güvenilir mi?

Nasıl sever?

Zor zamanda nasıl davranır?

Bunların hiçbiri belirleyici değil.

Ruh ve kalp yerine etiket var.

İnsanı birkaç rastlantısal, yüzeysel veya değişebilir özelliğe indirip sonra buna “uyum” demek zaten başlı başına sorunlu.

Çünkü insan bir özellik değildir.

Saçı değildir.

Boyu değildir.

Bedeni değildir.

Mesleği değildir.

Parası değildir.

Güzelliği değildir.

Bütün bunlardan daha fazlasıdır.

Ama gerçek hayatta da insanın değeri çoğu zaman benzer şeylerle ölçülüyor.

Güzel.

Yakışıklı.

Uzun.

Zayıf.

Bakımlı.

Paralı.

Başarılı.

İyi meslek sahibi.

Seçildi.

Beğenildi.

Evlendi.

Birileri tarafından istendi.

Sanki insanın değeri başka bir insan tarafından onaylanınca ortaya çıkıyormuş gibi.

Oysa insanın değerini başka insan vermiyor ki.

Allah insana en büyük değeri daha en başta vermiş:

Onu yaratmış.

İrade vermiş.

Kul etmiş.

Birinin seni seçmesi seni değerli yapmadığı gibi, seçmemesi de değerinden bir şey eksiltmez.

İnsan değerini insandan beklediğinde yoruluyor.

Huzurunu insana bağladığında korkuyor.

Sevilmeyi varlığının şartı yaptığında kendini pazarlamaya başlıyor.

Kontrolü ele geçirmek istediğinde ise hem kendini hem başkasını yönetmeye kalkıyor.

Filmde bir tarafta insan zorla ilişkiye sokuluyor.

Diğer tarafta ilişki yasaklanıyor.

Bir yerde “mutlaka biriyle olacaksın” deniyor.

Başka yerde “kimseyle olmayacaksın.”

Sistem değişiyor ama insan üzerindeki tahakküm değişmiyor.

Bir baskı düzeninden çıkılıyor, başka bir baskı düzeni kuruluyor.

İkisinde de irade eksik.

İkisinde de merhamet eksik.

İkisinde de insanın kendi başına bir değeri yokmuş gibi davranılıyor.

Ve bütün film dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor:

Kim kimi seçti?

Kim kimi beğendi?

Kim kiminle eşleşti?

Kim yalnız?

Kim çift?

Kim hangi özelliğe sahip?

Herkesin işi başka insan.

Herkes sürekli birbirine bakıyor.

Bu yüzden herkes kalabalık ama herkes yalnız.

Otel kalabalık.

Orman kalabalık.

Şehir kalabalık.

Ama insanın içi bomboş.

Tam bir kalabalık yalnızlık.

Yan yana olmak yalnızlığı bitirmiyor.

Çift olmak sevgiyi garanti etmiyor.

Bir ilişki etiketi insanın içindeki boşluğu doldurmuyor.

İnsan insanla tamam olsaydı ayrılık diye, boşanma diye, yalnızlık diye bir şey kalmazdı.

İnsan sevebilir.

Evlenebilir.

Aile kurabilir.

Bir başka insanla hayatını güzelleştirebilir.

Yoldaş olabilir.

Destek olabilir.

Sevilebilir.

Ama başka bir insan, insanın Rabb’i olamaz.

Varlığının kaynağı olamaz.

İnsana nihai değerini veremez.

Bütün varoluşsal huzurun yükünü başka bir insana yüklediğimizde hem kendimize hem ona taşıyamayacağı bir yük yükleriz.

Çünkü o da insan.

O da eksik.

O da sınırlı.

O da değişiyor.

O da yoruluyor.

O da hastalanıyor.

O da korkuyor.

O da ölüyor.

İki insan birbirinin Rabb’i olamaz.

İnsan her şeyi birden istiyor.

Özgürlük istiyor.

Güven istiyor.

Aşk istiyor.

Heyecan istiyor.

Konfor istiyor.

Kimsenin kendisine karışmamasını istiyor.

Seçilmek istiyor.

Beğenilmek istiyor.

Ama hiçbir şeyden vazgeçmek istemiyor.

Oysa insan yaratılmış olan.

Sınırlı.

Eksik.

Şartlara bağlı.

Acıkıyor.

Yoruluyor.

Yaşlanıyor.

Hastalanıyor.

Bir gün sevdiği şeyden soğuyabiliyor.

Heyecanı azalabiliyor.

Kaybedebiliyor.

Ölebiliyor.

Bunlar insan olmanın parçaları.

İnsan her şeyi aynı anda, eksiksiz, sürekli ve kusursuz biçimde elde edemez.

Çünkü mutlaklık insana ait değildir.

Her şeyin eksiksiz, sürekli, sonsuz ve değişmez olduğu yer insan değildir.

Allah’tır.

İnsan bunu unuttuğunda huzuru da sürekli dışarıda arıyor.

İnsanda.

Eşleşmede.

Bedende.

Statüde.

Kurallarda.

Sistemde.

Teknolojide.

Başka insanların onayında.

Herkes bir şey arıyor ama doğru yerde aramıyor.

Her yerde arıyorlar; bir tek Allah’ta aramıyorlar.

İnsanın kadınla erkeğin birbirine yönelmesine de itirazı yok aslında.

Çünkü bu yönelişi var eden Allah.

Âdem’i ve Havva’yı da O yarattı.

İnsanın sevme, yakınlık kurma, eş olma, aile olma ihtiyacını da O verdi.

Ama aynı Allah bu yakınlığın içine ölçü, sorumluluk, sadakat ve sınır koyunca insan bundan hoşlanmıyor.

Arzuyu kabul ediyor.

Arzunun sınırını kabul etmek istemiyor.

Oysa sınır insanı cezalandırmak için değil, insanı nefsinin esiri olmaktan korumak için de vardır.

Dünyada milyarlarca insan var.

Karşındakinden soğuduğun her an yenisini mi arayacaksın?

Her heyecan azaldığında başka heyecan mı kovalayacaksın?

Her kusur gördüğünde başka bir insan mı deneyeceksin?

O zaman insanın arayışı hiç bitmez.

Çünkü insanın karşısına çıkacak hiçbir insan kusursuz değildir.

İnsan başka bir insandan sonsuzluk beklediği sürece hayal kırıklığı yaşayacaktır.

Sevgi de yalnızca yoğun arzu değildir.

Her heyecan aşk değildir.

Her sessizlik sevgisizlik değildir.

İki insanın yan yana susabilmesi, yemek yiyebilmesi, kendi hâlinde durabilmesi de ilişkinin doğal parçalarıdır.

Hayatın her anı büyük bir duygu gösterisi değildir.

İnsan sürekli konuşmak zorunda değildir.

Sürekli romantik olmak zorunda değildir.

Sürekli heyecan üretmek zorunda değildir.

Gerçek hayat sıradanlaşır.

Ve sevginin ne olduğu da biraz o sıradanlığın içinde anlaşılır.

Heyecan azaldığında ne kaldı?

Karşındaki sana istediğin karşılığı vermediğinde ne kaldı?

Güzelliği değiştiğinde ne kaldı?

Hastalandığında ne kaldı?

Sessizlik geldiğinde ne kaldı?

Sevgi tam da orada belli olur.

Filmde ise duyguların çoğu gerçek bir duygudan çok dekor gibi duruyor.

Etiket var.

Eşleşme var.

Ritüel var.

Gösteri var.

Veda var.

Statü var.

Ama duygunun kendisi eksik.

Sevgi yok ama “çift” etiketi var.

Yakınlık yok ama eşleşme var.

Yas yok ama tören var.

Üstelik insanlar ağır fiziksel ve ruhsal olaylar yaşarken bile sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar.

Korku yok.

Şok yok.

Yas yok.

Bedenin ve ruhun doğal tepkileri yok denecek kadar az.

Bunun bilinçli bir anlatım tercihi olduğu söylenebilir.

Ama bir noktadan sonra insanlar insan olmaktan çıkıp fikir taşıyan kuklalara benzemeye başlıyor.

İnsan anlatılıyor ama insanın içi yok.

Kalp yok.

Ruh yok.

Merhamet yok.

Allah yok.

Buna karşılık sistem var.

Kural var.

Teknoloji var.

Kontrol var.

Ve insanın kibri var.

Burada filmin büyüklüğü de benim gözümde küçülüyor.

İster büyük yönetmen ol.

İster yüksek puanlı, üzerine sayfalarca çözümleme yazılmış bir distopya çek.

İster insanlık, düzen, özgürlük, arzu ve toplum üzerine çok büyük şeyler söylediğini düşün.

İnsanın asıl meselesini kaçırdıysan dönüp dolaşıp yine mahallede çekirdek çitleyerek “Kim kiminle, kim kimi beğendi, kim kimi öptü, kim kimi bıraktı?” diye konuşan insanların mevzusunda kalıyorsun.

Mekân değişiyor.

Orman oluyor.

Otel oluyor.

Şehir oluyor.

Sinemanın dili değişiyor.

Müzik, sembol, metafor, ödüller, eleştirmenler devreye giriyor.

Ama konu hâlâ aynı:

Kim kimi öpecek?

İşte hayat aslında bu kadar basit bir hakikatin etrafında dönüyor:

İnsan insanlığını ve sınırını bilecek.

Bilmedi mi, ömrünün sonuna kadar çok büyük şeyler söylediğini zannedebilir.

Başkalarına da çok büyük şeyler söylediğini zannettirebilir.

Sistem kurabilir.

Teori kurabilir.

Film çekebilir.

Dünya tasarlayabilir.

Teknoloji geliştirebilir.

Ama kendi nefsini, aczini, yaratılmışlığını ve sınırını tanımadıysa sonuçta yine aynı küçük dairenin içinde döner.

İnsan kendisini insanla tamamlamaya çalıştıkça yorulur.

Kendinden Allah olmasını bekledikçe yorulur.

Başka insandan Allah olmasını bekledikçe yorulur.

Her şeyi kontrol etmeye çalıştıkça yorulur.

Her şeyi birden istemeye çalıştıkça yorulur.

Çünkü insan insandır.

Allah ise Allah.

İnsanın huzuru da burada başlar:

Kendinden mutlaklık beklememekte.

Başka insandan mutlaklık beklememekte.

Bir insanı sevmekte ama ona kulluk etmemekte.

Bağ kurmakta ama bütün varlığını ona teslim etmemekte.

Birlikte olmakta ama değerini ondan almamakta.

Yalnız kaldığında insanlığından bir şey eksildiğini sanmamakta.

Arzusunu hayatının efendisi yapmamakta.

Dünyayı büyütmemekte.

Çünkü değerini insanlar vermedi ki insanlar alsın.

Hayatı insanlar vermedi ki insanlar onun sahibi olsun.

Varlığı insanlar yaratmadı ki insan kendisini varlığın efendisi sansın.

Allah yaratır.

Allah verir.

Allah bilir.

Allah yeter.

İnsan da insanlığını ve haddini bildiğinde rahat eder.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.