İnsanlık binlerce yıldır değişiyor gibi görünüyor.
Şehirler değişiyor. Teknoloji değişiyor. Devletler, kurumlar, kanunlar, mahkemeler değişiyor. Aile biçimleri, ekonomik sistemler, iletişim araçları değişiyor.
Ama insanın temel meselelerine biraz yakından bakınca insan şaşırıyor:
Kim kimi seçti?
Kim kimin ilgisini çekti?
Kim kimi kontrol edebildi?
Kim daha güzel, daha güçlü, daha itibarlı?
Kimde daha çok para, çocuk, ev, arsa, makam var?
Kim kimin hakkını yedi?
Kim kime sadık kalmadı?
Kim kimi kıskandı?
Kim başkasının mahremiyetine girdi?
Kim verdiği sözü tutmadı?
Dekor değişiyor.
İnsan çok değişmiyor.
Kur’an’ın insanı tarif ederken bazı meseleleri sürekli aynı merkezlerden ele alması da bana artık çok daha anlamlı geliyor.
Çünkü Allah münferit olayların peşinden koşmuyor yalnızca.
Sorunun kökünü gösteriyor.
Kur’an dünya hayatını anlatırken neredeyse insanlığın bütün sosyal yarışını tek ayette özetliyor:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal ile evlat çoğaltma yarışıdır…”
Hadîd 57/20
Bundan daha güncel bir insan tarifi olabilir mi?
Ev büyüyor.
Araba değişiyor.
Takipçi sayısı geliyor.
Kariyer geliyor.
Güzellik geliyor.
İlişki geliyor.
Ama mekanizma aynı:
Övünme ve çoğaltma yarışı.
Bir başka yerde:
“Çokluk yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”
Tekâsür 102/1-2
Yani insan ölene kadar sayıyor.
Daha çok param var.
Daha çok mülküm var.
Daha çok insan beni istiyor.
Daha başarılıyım.
Daha güzelim.
Daha güçlüyüm.
Sonra?
Ölüm.
Kur’an insanın bütün o yarışı karşısına ölümü koyuyor:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
Âl-i İmrân 3/185
Belki de “kendini bu kadar yorma”nın en büyük ilahî karşılığı burada.
Kanun sonucu düzenler, ahlâk sebebi
Modern hukuk doğal olarak ayrıntılı olmak zorunda.
Örneğin Türk Medeni Kanunu evlilik birliğini, eşlerin yükümlülüklerini, boşanmayı, velayeti, malvarlığını, mirası, kişilik haklarını ve bunlardan doğabilecek uyuşmazlıkları ayrı ayrı düzenliyor.
Bir evlilik bozulduğunda hukuk şunu sormak zorunda:
Çocuk kimde kalacak?
Nafaka olacak mı?
Mal nasıl paylaşılacak?
Tazminat doğacak mı?
Velayet nasıl kullanılacak?
Eşlerin yükümlülükleri ihlal edildi mi?
Bunların düzenlenmesi gerekli.
Ama hukuk çoğu zaman olay meydana geldikten sonra devreye giriyor.
Allah ise daha başında insanın ilişkisini kuran ahlâkı koyuyor:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir.”
Rûm 30/21
Sevgi.
Merhamet.
Huzur.
Daha evliliğin merkezini baştan söylüyor.
Sonra:
“Onlarla iyi geçinin.”
Nisâ 4/19
Tek bir emir.
Ama içine ne kadar çok mesele giriyor:
Aşağılama yok.
Hakaret yok.
Sürekli korkutma yok.
Eşini kullanma yok.
Onurunu kırma yok.
Hukuk sonradan yüz farklı uyuşmazlığı düzenleyebilir.
Ahlâk ise başında şunu söylüyor:
İyi davran.
Sadakatsizliğin bin sonucu var; temel kural bir tane
Bugün sadakatsizlik gerçekleştiğinde hukuk açısından boşanma, velayet, tazminat, malvarlığı ve başka birçok sonuç tartışılabilir.
Kur’an ise yalnızca ortaya çıkan sonucu düzenlemiyor:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”
İsrâ 17/32
Dikkat:
“Yapmayın” bile demiyor yalnızca.
Yaklaşmayın.
Yani mesele daha eyleme dönüşmeden sınır kuruluyor.
Bakıştan başlayan yolu da ayrıca düzenliyor:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar…”
Nûr 24/30
Ardından kadınlara da aynı iffeti ve bakış ölçüsünü getiriyor.
Nûr 24/31
Bugün insanlar bazen ilişkinin tamamen dağıldığı noktada “nerede yanlış yaptık?” diye bakıyor.
Oysa ilahî düzen çok daha önce sınırı koymuş:
Her bakışın peşinden gitme.
Her arzunu büyütme.
Her seçeneği deneme.
İnsanları haz nesnesine dönüştürme.
Çünkü Allah yalnızca ilişkiyi değil, insanın nefsini tanıyor.
Mahremiyet: olay çıkmadan önce konmuş sınır
İnsanların özel hayatına girmenin bugün sayısız hukuki sonucu olabilir.
Özel hayatın gizliliği.
Kişilik hakkı.
Taciz.
Israrlı takip.
Verilerin kullanılması.
Görüntü alınması.
Modern hayat karmaşıklaştıkça mevzuat da ayrıntılanıyor.
Kur’an’ın temel buyruğu ise çok sade:
“Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetini araştırmayın.”
Hucurât 49/12
Aynı ayette gıybet de yasaklanıyor.
Düşünüyorum:
İnsan gerçekten bunu uygulasa kaç kavga hiç başlamazdı?
Başkasının evini didikleme.
Özel hayatını araştırma.
Arkasından konuşma.
İnsanların mahremiyetini eğlenceye çevirme.
Bugün sonuçları için onlarca düzenleme gerekiyor.
Allah sorunun köküne tek yerde dokunuyor:
Merakının da sınırı var.
Ekonomik düzenin altında da aynı insan var
Borç, alacak, mülkiyet, miras, dolandırıcılık, haksız kazanç…
Modern hukuk bunların her biri için ayrı mekanizmalar kuruyor.
Kur’an ise önce insanın elini bağlıyor:
“Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.”
Nisâ 4/29
Bir başka yerde:
“Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını bile bile günahla yemek için onları hâkimlere aktarmayın.”
Bakara 2/188
Ne kadar somut.
Hakkın değilse alma.
Sistemi kendi lehine eğip bükme.
Hukuki imkân bulmuş olman, ahlâken haklı olduğun anlamına gelmez.
İnsan bunu gerçekten içselleştirse, birçok uyuşmazlık mahkemeye ulaşmadan biterdi.
Verdiğin sözü tut
Bugün sözleşmeler sayfalarca yazılıyor.
Çünkü insanlar birbirlerine güvenemiyor.
Her ihtimal ayrıca düzenleniyor:
Şu gerçekleşirse ne olacak?
Ödeme gecikirse ne olacak?
Taraflardan biri vazgeçerse ne olacak?
Kur’an ise:
“Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.”
İsrâ 17/34
Bir insan gerçekten sözünün hesabını Allah’a vereceğini düşünüyorsa, sözleşmenin kaç sayfa olduğunun önemi azalıyor.
Çünkü denetim yalnızca mahkemede değil.
Vicdanında.
Ve Allah’ın huzurunda.
Kıyasın da köküne iniyor
İnsanın başka insanı sürekli ölçmesi, kendisini onunla karşılaştırması da bitmeyen sorunlardan biri.
Allah burada da insanı tanıyor:
“Allah’ın, kiminize kiminizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin.”
Nisâ 4/32
Ne kadar çok huzursuzluğun kökü burada.
Onun eşi neden öyle?
Onun evi neden büyük?
Onun çocuğu neden başarılı?
O neden güzel?
O neden zengin?
Neden onu seçtiler?
İnsan sürekli dışarı bakıyor.
Sonra içerisi bozuluyor.
Allah ise:
Kendi payına bak.
Ölçü
İnsanın bedenle ilişkisini bile çok sade bir ilkeyle düzenliyor:
“Yiyin, için fakat israf etmeyin.”
A‘râf 7/31
Ne beden düşmanlığı.
Ne sınırsız haz.
Ölçü.
İhtiyacın kadar.
Bedeni ne ilahlaştır ne de hor kullan.
Çünkü insanın hırsı yalnızca parayı değil bedenini de tüketiyor.
Daha çok çalış.
Daha az uyu.
Daha çok kazan.
Daha çok görün.
Daha çok ye.
Daha çok tüket.
Daha çok deneyimle.
Sonra beden:
Ben yoruldum.
İnsan:
Hayır, devam et.
İşte burada insan kendi bedeninin bile zalimi olabiliyor.
Her insanı kanunla düzeltemezsin
Belki insan hukukunun en büyük sınırı burada.
İstediğin kadar kanun çıkar.
İstediğin kadar ceza koy.
İstediğin kadar kurum kur.
İnsan, yakalanmayacağını düşündüğü yerde yine yapabilir.
Çünkü kanun dışarıdan denetler.
Ahlâk içeriden.
Hapishaneler doluyor, yeni cezaevleri yapılıyor, kaynak harcanıyor; yine de suç tamamen bitmiyor, herkes de ıslah olmuyor. Çünkü insanın içini hâkim, savcı, polis ya da kanun tek başına düzeltemez.
Hapis bir davranışı bir süre engelleyebilir, toplumu koruyabilir, yaptırım uygulayabilir; ama insanın kalbindeki hırsı, kini, boşluğu, yarayı, özlemi tek başına iyileştiremez.
İnsanın içini gerçekten bilen Allah’tır.
Kimin neden öfkelendiğini, neyi kaybettiğini, hangi eksiklikle yaşadığını, neye tutunduğunu, neyi sakladığını, neyin peşinden koştuğunu O bilir.
Ve Allah dilerse bir insana bir anda hakikati gösterebilir.
İnsan yıllarca aynı karanlığın içinde dolaşırken bir anda yaptığı şeyin ne olduğunu görebilir, utanabilir, vazgeçebilir, pişman olabilir, yönünü değiştirebilir.
Ama bunun için insanın da istemesi gerekir.
Çünkü zorla iman olmaz, zorla ahlâk olmaz, zorla içten dönüş olmaz.
Hapis cezası tek başına ne kadar uzun olursa olsun, insanın iç dünyasını otomatik olarak değiştirmez. Üstelik toplum için ciddi bir kaynak kullanımıdır. Buna rağmen verilen ceza bazen işlenen fiilin vicdanlarda beklenen karşılığı olarak da görülmeyebilir.
Allah’ın hükmünde ise esas olan adalettir:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.”
Nisâ 4/58
Ve yine:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
Mâide 5/8
İnsan hukuku suçu tespit etmeye, yaptırım koymaya ve toplumu korumaya çalışır.
Ama insanın içindeki suç üretme mekanizmasını tamamen sökemez.
Kalbi bilen, kalbi çevirebilen, insanın en gizli yarasına ulaşabilen ancak Allah’tır.
Allah merkezli ahlâk ise bir adım daha ileri gider:
Kimse görmediğinde de göründüğünü bilirsin.
İnsanların bilmediğini Allah’ın bildiğini bilirsin.
“O, gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediğini bilir.”
Mü’min 40/19
İşte sistemin gerçek denetimi burada değişiyor.
Polis yok.
Kamera yok.
Şahit yok.
Ama Allah var.
Merkez Allah olursa
Bütün mesele sonunda buraya geliyor.
İnsanın merkezinde para varsa daha fazlasını ister.
Güzellik varsa yaşlanmaktan korkar.
İnsanların onayı varsa eleştiriden yıkılır.
Mülk varsa kaybetmekten korkar.
İlişki varsa karşısındakini kontrol etmeye çalışabilir.
Kendisi varsa egosu büyür.
Ama merkez Allah olursa bunların hepsi yerlerine oturmaya başlıyor.
Para araç oluyor.
Beden emanet oluyor.
Eş emanet oluyor.
Çocuk emanet oluyor.
Mülk emanet oluyor.
Güzellik geçici oluyor.
Başarı nimet oluyor ama kimlik olmuyor.
İnsan da kendisini dünyanın sahibi zannetmeyi bırakıyor.
Kur’an’ın en kapsamlı ahlâk ayetlerinden biri yalnızca birkaç kelimeyle koskoca toplum düzenini kurabiliyor:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”
Nahl 16/90
Adalet.
İyilik.
Yardım.
Hayasızlıktan kaçınmak.
Kötülükten kaçınmak.
Azgınlıktan kaçınmak.
İnsan bunları gerçekten yaşasa kaç kanun maddesine hiç ihtiyaç duyulmayacağını düşünmeden edemiyorum.
Hukuk yine gerekir.
Çünkü herkes ahlâklı olmayacak.
Ama hukuk insanın içini değiştiremez.
Kur’an'ın yaptığı şey yalnızca toplumsal düzen kurmak değil.
İnsanı içeriden düzeltmek.
İnsanlığın dönüp dolaşıp çözemediği yer tam burası.
Sorunların biçimi değişiyor.
Ama insanın nefsi aynı kalıyor.
Bu yüzden yalnızca yeni kanun değil, yeni insan gerekiyor.
Yeni insan da yalnızca yasayla oluşmuyor.
Merkez değişince oluşuyor.
Merkez Allah olunca.
Ve insan bütün bu karmaşaya bakınca tekrar aynı şeyi söylüyor:
“Hâlâ düşünmez misiniz?”
Allahu Ekber.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.