17 Mar 2015

NEREDESİN ON ALTI YAŞIM


Benim adım Ziya. Rabbimin ayaklarıma serdiği o ebedi cennetin kucağından sesleniyorum size. Duyuyor musunuz?

Ölüm duman gibiydi. Kör etmişti gözlerimizi. Nice ateş topunun altında iki adımlık bir yerimiz vardı nefes almak için. Ciğerlerimize çektiğimiz hava tepeden tırnağa karbondioksitti sanki. Savaş, huysuz bir çocuk kadavrasıydı. Ne yapsak ne etsek toprağa düşen her kovanda yeniden doğuyordu.

Ben on altı yaşımdaydım. En güzel çağınızda sizin. Gözlerimi alabildiğine açar, akşamları hüzünlü bir çizgi gibi kaybolan siyah ufka bakardım. Çatısı çökmüş evler doluşurdu beynime ve kadere küstüren bakımsız toprak damlar… An gelip gururla an gelip öfkeyle anımsardım çocukluğumun bitip olgunluğumun başladığı yaşımı…

Yaşımın on altısını.

Hep geceydi. Yoksulluğumuz ve çaresizliğimiz kadar amansız bir ay parlıyordu gökte. Aynı rüzgarda savrulan birer yapraktık hepimiz. Aynı ateşte parlayan birer kıvılcım. Ve birer umut aynı yüreğin koynunda sabahlayan. Kerpiç duvarların ardından yükselen feryatları işitmediğimiz gece yok sayılırdı. Acıya doygun bir çözeltinin muaflığıyla yumardım gözlerimi. Gece beni kuşatsın, karanlığın en gizemli noktasında sonsuzluğa karıştırsın isterdim. Ve kadınlarımızın boşluğa yayılan hıçkırıkları beni kavganın tam ortasına davet ettiği vakit, acımızı sessizce seyreden kerpiç duvarları yıkasım gelirdi. Öfkeyle, inançla harmanlanan yüreğimle beraber insanlarımın dinmeyen gözyaşlarının ve düşman ayakların lekeli postallarıyla kirlenen toprağımın hesabını sormak için koştum cepheye. Ve yemin ettim. Yemin ettim ki bu ayaklar bu topraktan çekilip gitmedikçe on altı yaşımın hayrını görmeyecektim!

On altı kurşun yemedikçe ölmeyecektim, ölmeyecektim, ölmeyecektim!

Benim adım Ziya. Rabbimin ayaklarıma serdiği o ebedi cennetin kucağından sesleniyorum size. Duyuyor musunuz? Siz, anne kucağı kadar şefkatli vatan toprağında umudun en kıdemlisini yaşayın diye mağrur bir yıldız gibi kayıp gittim usulca gökyüzünden. Siz, mahvolmuş bir tarihin haritasında silinmeyin diye parçalandım Çanakkale’de. Ölüm, yakışıklı bir Anzak süvarisi kılığında çıktı karşıma. Ve on altı yaşımda yitirdiğim gençliğimi, siz zamanın önünde eğilmeyin, anavatanda yaşamanın sevincini ihtiyar bir çınarken de taşıyın diye sundum kana susamış bakışlarına.

Çanakkale’ye gidin! Sağ kolumu bıraktığım o yerde mütevazı tebessümünü göreceksiniz yarım kalan ömrümün. Onun beş adım ilerisinde sol bacağımı. Yeltenmeyin, kotaramazsınız zalimce parçalanmış bedenimi. Nerede olduğunu bile bilmediğim gözlerimi yeniden açamazsınız doğan güneşe. Beni yaşatamazsınız!

Benim adım Ziya. Gecenin kuytusunda yetimce ölen Ziya. Ölerek yaşattığım, kanımla yeşerttiğim bu kutsal memleketi ne hale getirmişsiniz Yarabbi! Ne hale getirmişsiniz dünyaya “Çanakkele geçilmez!” dedirten o yüce tılsımı. Zevkin, sefanın avuçlarında kirlenin diye ölmedim ben. Kalbinizden inancın kökünü kazıyıp yalan mutluluklar yaşayın diye ölmedim ben. Uykunun tatlı kollarında bir ömür geçirin diye ölmedim ben. Bir kenara çekilip yurdumu baştan ayağa kuşatan yangınları seyredin diye ölmedim ben. O yaşanası yurdu, anamın ak sütü gibi helal, dayımın kesik başı kadar kutsal o toprağı ezilmişliğin suskunluğuyla ve anlamsız bakışlarıyla kör gözlerin dağıtın, parçalayın, kirletin diye ölmedim!

Benim adım Ziya. Rabbimin ayaklarıma serdiği o ebedi cennetin kucağından sesleniyorum size. Duyuyor musunuz? Çanakkale’de öldüğüm vakit on altı yaşımdaydım. En güzel çağınızda sizin. Gel de gör uğruna tükendiğin memleketin halini.

Neredesin bir Anzak mermisiyle toprağa düşen gençliğim?
Neredesin kesik başım?
Neredesin on altı yara alıp biten on altı yaşım?
Neredesin…


Fidan Güler/14.03.2005

Not: Görsel alıntıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder