İblis Allah’ı bilmiyor değildi. Allah’ın varlığından şüphesi yoktu. Kendisini Allah’ın yarattığını biliyordu. Emri kimin verdiğini de biliyordu. Allah’ın doğrudan hitabına muhatap olmuştu.
Üstelik kendi sözüyle bunu açıkça ifade etti:
“Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Yaratanın Allah olduğunu biliyordu. Fakat aynı cümlenin içinden kibir çıktı:
“Ben ondan daha hayırlıyım.”
Mesele tam burada başlıyor.
İblis, kendisine verilmiş olan hammaddenin sahibiymiş gibi davrandı. Ateş. Onu kendisi yaratmamıştı. Ateşin özelliklerini kendisi belirlememişti. Ateşe hükmeden de kendisi değildi. Fakat yaratıldığı maddeyi üstünlük gerekçesi yaptı.
“Ben ateştenim.”
Böylece verilmiş olanı kendisine mal etti ve Allah’ın emrinin karşısına kendi ölçüsünü koydu. Allah “Secde et” buyururken o kendi kıyasını daha doğru kabul etti: Ateş çamurdan üstündür; öyleyse ben Âdem’den üstünüm.
İblis’in hatası yalnızca bir emre karşı gelmek değildi. Yaratılmış olanın değerini Yaratan’ın hükmünün önüne koymaktı.
İnsanın dünyada tekrar tekrar düştüğü yanılgı da buna çok benziyor.
Güzellik, servet, şöhret, mal, mülk, makam, unvan, zekâ, bilgi, yetenek, güç, sağlık, beden, soy… Bunların her biri insanın “ateş”i hâline gelebiliyor. İnsan kendisine verilmiş olan bir özelliği alıp:
“Ben daha üstünüm.”
diyebiliyor.
Oysa biraz geriye gidildiğinde sahiplik iddiasının ne kadar sınırlı olduğu görülüyor. Güzelliğinin hammaddesini insan yaratmadı. Bedenini kendisi kurmadı. Aklını kendisine kendisi vermedi. Doğduğu aileyi seçmedi. Yeryüzünü kurmadı. Toprağı yaratmadı. Suyu var etmedi. Güneşi yakmadı. Bitkiyi meydana getirmedi. Hayvanı yaratmadı. Sevebilme, öğrenebilme, düşünebilme kabiliyetlerini kendisine kendisi vermedi.
İnsan, büyük ölçüde kendisine verilmiş olanın içinde biçim veriyor.
Yiyecek dediğimiz şey dönüp dolaşıp toprağa, suya, güneşe, bitkiye ve hayvana dayanıyor. Giysi; bitkiye, hayvana, madene ve emeğe. Ev; taşa, toprağa, ağaca, metale. Gezmek; yaratılmış bir yeryüzünde yer değiştirmek. Karşı cins; yine yaratılmış bir insan. Para, marka, makam, unvan ve statü ise bütün bunların üzerine insanın kurduğu sembolik katmanlar.
İnsan biçimi değiştiriyor. Çeşidi artırıyor. Marka koyuyor. Fiyat biçiyor. Sunumu büyütüyor. Statü üretiyor. Sonra biçime öylesine dalıyor ki kaynağı unutuyor.
Ekmeği görüyor, buğdayı unutuyor. Buğdayı görüyor; toprağı, suyu, yağmuru ve güneşi unutuyor. Kendi emeğini görüyor; o emeği mümkün kılan bedeni, zamanı, aklı ve gücü unutuyor.
Sonra:
“Ben yaptım.”
diyor.
İblis’in “Beni ateşten yarattın” deyip hemen ardından ateşi kendisine üstünlük gerekçesi yapması tam da bu nedenle son derece çarpıcıdır. Çünkü ateş bile onun değildir.
Ateşi yaratan Allah’tır. Ateşin ne yapacağına hükmeden de Allah’tır.
Kur’an’ın İbrahim kıssasında bu hakikat olağanüstü açıklıkla görünür:
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.”
Ateş yakar. Ama mutlak anlamda kendi başına yakmaz. Ateşin tabiatını yaratan da ona hükmeden de Allah’tır. Dilerse yakar, dilerse serinlik ve selamet olur.
İblis ateşle övünür. Ateşi üstünlük gerekçesi yapar. Oysa ateş de Allah’ındır.
Sen ateşten yaratılmış olabilirsin; fakat ateşi yaratmadın. Onun sahibi değilsin. Ona mutlak olarak hükmedemezsin. Övündüğün şey bile sana verilmiştir. Ona dayanarak kibirlenebilirsin; fakat onun üzerinde hüküm sahibi olan yine Allah’tır.
Bu yüzden ateş ile kibir arasındaki ilişki ayrıca düşündürücüdür.
Burada “Allah ateşle korkutmak istiyor” şeklindeki yüzeysel bir okuma yetersiz kalır. Mesele yalnız ceza değildir. Mesele ölçüdür. Yaratılmış olanı mutlaklaştıran insana, o yaratılmış şeyin sahibinin kim olduğunu hatırlatan bir ölçü.
Ateşle övünmek mümkündür ama ateşe hükmedemezsin. Malla övünmek mümkündür ama malın varlığını meydana getiren düzen sana ait değildir. Güzellikle övünmek mümkündür ama yüzünü sen yaratmadın. Zekâyla övünmek mümkündür ama beynini kendin kurmadın. Makamla övünmek mümkündür ama ömrünü bile kendin belirleyemiyorsun.
Böyle bakınca Kur’an’ın tekrar tekrar yönelttiği çağrılar başka bir ağırlık kazanıyor:
Akletmez misiniz?
Düşünmez misiniz?
Bakmazlar mı?
Çünkü Allah’ın varlığı yalnızca soyut bir metafizik tartışmanın konusu olarak sunulmuyor. İnsan bakmaya çağrılıyor. Göğe, yere, güneşe, aya, yağmura, bitkiye, hayvana, kendi bedenine, doğuma, ölüme, rızka, geceye, gündüze…
İnsan, kendisine ulaşan hiçbir dinî anlatıyı duymamış olsa bile varlığın kendisi karşısında durup düşünebilir.
Bu düzen neden var? Neden hiçlik değil de varlık var? Bütün bunlar nereden geliyor? Ben nereden geldim? Sahip olduğumu söylediğim şeylerin hangisini gerçekten yoktan var ettim?
Kur’an’ın düşünmeye yaptığı ısrarlı çağrı burada anlam kazanır. Çünkü insanın önündeki işaretler gizlenmiş değildir. İnsan görür. Hisseder. Sezer. Düşünür. Arar. Hatırlar. Ve yaratılmış olandan geriye doğru gittiğinde kaynak sorusuyla karşılaşır.
İblis’in durumu ise bundan daha ağırdır. O yalnız işaretlerden hareket eden bir varlık değildir; Allah’ın hitabına doğrudan muhatap olmuş, yaratıldığını bilmiş, emri duymuş ve buna rağmen kendi ölçüsünü Allah’ın emrinin önüne geçirmiştir.
Bu nedenle mesele yalnızca bilgi değildir. Asıl mesele, hakikat karşısında alınan konumdur.
Bilgi insanı mutlaka teslimiyete götürmez. Bilginin yanında kibir bulunabilir. İblis bunun örneğidir. Hakikati fark eden insanın önünde ise başka bir yol vardır: hayret, hayranlık, tevazu ve teslimiyet.
Ben karınca misali…
Sen koskoca bir Allah.
Bu söz insanın kendisini değersizleştirmesi değildir. Tam tersine kendisini doğru yere koymasıdır.
Teslimiyet kendini yok saymak değildir. Yaratılmış olduğunu bilmektir. Kul olduğunu bilmektir. Verilmiş olanı kendinden bilmemektir.
Allah’ın karşısında kul olduğunu bilen insanın, insanların karşısında ne üstün olmaya ne de kul olmaya ihtiyacı kalır. Para araç olur. Makam araç olur. Unvan araç olur. Güzellik yaratılmış bir özellik olur. Mal emanet olur. İnsan yine insan olur. Hiçbiri Allah’ın yerine geçmez.
Özgürleşme de burada başlar. Çünkü dünyadaki “ateş”lerin büyüsü bozulur.
Para artık mutlak güç değildir. Şöhret mutlak değer değildir. Güzellik üstünlük değildir. Makam insanı başka bir tür varlığa dönüştürmez. Mal sahibini yaratmaz. Beden kalıcı değildir. Evlat bile insana verilmiş bir emanettir; insanın mutlak mülkü değildir.
Güzellik, servet, mal, mülk, makam, unvan, beden, güç, evlat, başarı… Hepsi geçicidir. İnsan bunların hiçbirine mutlak olarak hükmedemez.
Güzellik değişir. Beden yaşlanır. Mal elden çıkar. Makam sona erer. Şöhret unutulur. Güç azalır. İnsan sevdiklerini kaybedebilir. Kendi hayatını bile dilediği kadar uzatamaz.
Üstelik insanlık bütün bilimsel ilerlemesine rağmen bırak ölümsüzlüğü bulmayı, bugün hâlâ bazı hastalıklara kesin bir şifa dahi bulabilmiş değildir.
Bu, insanın bilgisini veya emeğini küçümsemek değildir. Tam tersine sınırını doğru görmek demektir. İnsan öğrenir, araştırır, tedavi eder, üretir, hayatı kolaylaştırır. Fakat hayatın ve ölümün mutlak hükmü onun elinde değildir.
İnsanlığın asıl ihtiyacı ölümsüzlüğü bulmak değildir.
Çünkü ölüm yalnızca ortadan kaldırılması gereken biyolojik bir arıza olarak görüldüğünde insan kendi varoluşunun en büyük sorusunu kaçırır. Asıl mesele ölümün ne anlama geldiğini, hayatın neden sonlu yaratıldığını ve bu sonluluğun insanı neye çağırdığını kavramaktır.
Ölümsüz olmanın yolunu aramadan önce şunları sormalıdır:
Neden yaşıyorum?
Neden ölüyorum?
Beni kim var etti?
Bu hayatın maksadı nedir?
İnsanın asıl ihtiyacı ölümü yenmek değil, ölüm gerçeğini anlamlandırmaktır. Bu anlam da Allah bilinmeden tamamlanmaz.
Allah bilinmediğinde dünya kolayca mutlaklaşır. Beden mutlaklaşır. Mal mutlaklaşır. Başarı mutlaklaşır. Ölüm ise yalnızca kayıp ve son gibi görünür. İnsan da bunları kaybetmemek için bütün ömrünü kendi “ateşlerinin” peşinde geçirebilir.
Allah bilindiğinde ölçü değişir.
Geçici olan yine kıymetlidir ama ilahlaşmaz. Beden kıymetlidir ama ebedî değildir. Mal kıymetlidir ama sahibini tanımlamaz. Evlat kıymetlidir ama Allah’ın yerine geçmez. Hayat kıymetlidir ama son durak değildir.
Ölüm de anlamsız bir yok oluş olmaktan çıkar; yaratılmış hayatın sınırı ve insanın Rabbine dönüş gerçeğinin bir parçası hâline gelir.
İnsan bütün bunların arkasındaki kaynağı görmeye başladığında şekilden öze doğru gider.
Verilenden Verene.
Yaratılmıştan Yaratan’a.
Ve sonunda aynı hakikatle karşılaşır:
Ben yaratılmışım.
O Yaratan.
Ben muhtacım.
O Gani.
Ben verilmiş olanın içinde yaşıyorum.
O veriyor.
İblis ateşe baktı ve:
“Ben.”
dedi.
İbrahim ateşin ortasında Rabbine teslim oldu. Allah da ateşe hükmetti:
“Serin ve selamet ol.”
Ateş aynı ateşti.
Fakat hüküm ateşin değildi.
İşte bütün mesele burada.
İnsan neyle övünürse övünsün, dönüp kaynağına baktığında karşısına aynı soru çıkar:
Onu sana kim verdi?
İnsan gerçekten düşündüğünde “Ben”in gürültüsü azalır. Hayranlık büyür. Teslimiyet büyür.
Allah büyümez elbette.
İnsan, O’nun zaten ne kadar büyük olduğunu biraz daha fark eder.
Sonra geriye çok sade bir cümle kalır:
Ben karınca misali…
Sen koskoca bir Allah.
Aklım almaz.
Kalbim alır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.