Dün çok övülen bir film izledim.
Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri deniliyor.
Yönetmenlik dehası, muhteşem kurgu, şaşırtıcı final... Film bittiğinde ise bende yine aynı his kaldı:
Eksik.
Film boyunca herkes tek bir adamın zihninin etrafında dönüyor.
Doktorlar, görevliler, hastalar... Koca ada, neredeyse tek bir insanın hakikati fark etmesi üzerine kurulmuş gibi ilerliyor. Büyük acılar, suçluluk, kayıplar ve insan zihninin karmaşası anlatılıyor.
Fakat bir yerde fark ettim ki ben artık bunların peşinden gitmiyorum.
"Hangisi gerçekti?", "Hangisi hayaldi?", "Sonunda ne olacak?" Bunları merak etmedim bile.
Eskiden belki ederdim. Şimdi ise film biterken kendime başka bir şey söyledim:
Ben filmden de, insandan da, şarkıdan da, şiirden de, hayattan da beklentiyi bayağı sadeleştirmişim.
Çünkü hakikati biliyorum. Kimden bekleyeceğimi biliyorum.
Ve bu yüzden artık birçok hikâye bana sadece bir hikâye gibi geliyor. Bir film, bir aşk, bir başarı, bir kahraman... Hepsi güzel olabilir. Hepsinden bir şey öğrenebilirim.
Ama kalbimi büyülemiyorlar.
Film boyunca tek bir insanın zihni için koskoca bir düzen kuruluyor.
Doktorlar, deneyler, oyunlar, ilaçlar... En sonunda da çözüm olarak lobotomi konuşuluyor.
İnsan gerçekten bundan mı ibaret?
Kendiyle baş başa kalmasına neden izin verilmiyor?
Acısıyla yüzleşmesine, içine bakmasına...
Hakikati dışarıda arayan bir insan, bir gün mutlaka kendi içine de bakmaz mı?
Gerçekle yüzleşti diyelim. Sonra? İnsan sadece gerçekle yüzleşince iyileşir mi, yoksa o gerçekle yaşamayı da öğrenmesi mi gerekir?
Film bütün bunların etrafında dolaşıyor ama bana göre doğru soruları bile sormuyor.
Çünkü insan zihnini inceliyor fakat insanın acziyetini konuşmuyor.
İnsanın kendi hayatı üzerinde mutlak söz sahibi olmadığını hiç düşünmüyor. Hakikati sadece insan aklının çözebileceği bir bilmece gibi ele alıyor.
Oysa hakikat bulunacak bir kurgu değil.
Hakikat zaten var. İnsan onu üretmez; ancak ona yaklaşabilir. Ve bunun yolu, önce kendi acziyetini kabul etmekten geçer.
Filmin en büyük eksiği bana göre tam da burada başlıyor.
Bu kadar büyük acılar var. Suçluluk var, pişmanlık var, ölüm var, delilik var...
Ama sükûnet yok. Teslimiyet yok. Ümit yok.
İnsan zihnini didik didik ediyor, hatıraları kurcalıyor, rol yapıyor, oyun kuruyor, ilaç veriyor. En sonunda da lobotomiyi konuşuyor.
Ama film bana göre insanın en büyük ihtimalini hiç düşünmüyor:
Ya insan kendisinden daha büyük bir hakikate yönelseydi?
Ya kendi acziyetini kabul etseydi?
Ya, "Ben bittim ama Allah var." diyebilseydi?
Belki de o zaman bütün mesele değişirdi.
Çünkü insanı asıl yoran, acının kendisi değildir. Acının içinde tek başına kaldığını sanmasıdır.
Film ise insanı hep kendi zihninin içine kapatıyor. Oradan çıkacak hiçbir kapı göstermiyor.
Oysa ben, en büyük çıkış kapısının tam orada açıldığını düşünüyorum.
Kalp, Hakikat Sahibine döndüğü anda insan, ne yapmış olursa olsun, ne yaşamış olursa olsun yeniden nefes alabilir.
Ben filmi bitirdiğimde "Ne zekice yazılmış." diye düşünmedim.
Hayreti de, sevgiyi de, kudreti de bambaşka bir yerde tanıdım.
O'nun ismini dinlemek, O'nu anmak, O'nunla olmak bana bütün hikâyelerden daha gerçek geliyor.
Belki bu yüzden artık filmler, insanlar, şarkılar ve şiirler bana eskisi kadar büyük görünmüyor.
Çünkü onların taşıyamayacağı bir yükü artık omuzlarına bırakmıyorum. Hakikati onlardan beklemiyorum.
Hakikati, Hakikat Sahibinden bekliyorum.
İşte film bana göre tam burada eksik kaldı.
İnsanı anlattı ama insanın Rabbiyle kurabileceği bağı hiç düşünmedi.
Bana göre gerçek çıkış kapısı tam da oradaydı.
Evet, yaşadığın acılar çok büyük olabilir. Ama onları kabullendiğinde yalnız olmak zorunda değilsin.
Seni senden daha iyi bilen, seni var eden Allah var.
O'na sığın.
Bazen acıdan kurtulmanın yolu, acıyı tamamen ortadan kaldırmak değildir; onun esiri olmamaktır.
İnsan bunu, Rabbiyle bağ kurduğunda öğrenmeye başlar.
Bu yüzden bana göre Zindan Adası, hakikati gösteren bir film değil; hakikatin kenarından dolaşan bir film.
Tıpkı Truman Show gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.