24 Haz 2026

SESSİZ DEĞİLDİM, YAZIYORDUM

Bir dönem bana baktılar ve şunu gördüler: 

"Eve kapanmış." "Kendi hâlinde." "Hayattan kopmuş." Belki bazıları daha da ileri gidip bir şey bilmediğimi, dünyadan habersiz yaşadığımı düşündü. Oysa yanıldıkları şey evde olmak değildi; insana yapışık yaşamamaktı.

Çünkü fark ettim ki aslında herkes eve kapalı yaşıyor.

Herkes evinde oturuyor, yiyor, içiyor, dinleniyor ve kendi hayatını yaşıyor.

Aradaki fark şu: Bazıları bunu sürekli birbirleriyle konuşarak yapıyor. Saatlerce telefonda, saatlerce mesajlaşarak, saatlerce birilerini anlatarak... Kimin ne yaptığını, ne dediğini, ne giydiğini, ne düşündüğünü konuşuyor. Çoğu zaman da bu sohbetler dedikoduya, gıybete ve şikâyete dönüşüyor.

Ben yapamıyorum.

Yapmak istemiyorum. 

Çünkü dedikodu yapılan bir ortamda susacağıma kendi evimde susarım. Gıybet edilen bir ortamda oturacağıma kendi kendimle otururum. Bir başkasının kusurunu konuşacağıma çayımı içer, gökyüzüne bakarım.

Bana yalnızlık gibi gelmiyor bu. Temizlik gibi geliyor. Huzur gibi geliyor. Sükûnet gibi geliyor. Çünkü kendi içimde mutlu kalabiliyorum. Sessizlik beni korkutmuyor, canımı sıkmıyor, eksiltmiyor. Tam tersine dinlendiriyor.

İnsanlar bunu anlamakta zorlanıyor.

Çünkü onlar sessizliği boşluk sanıyor.

Oysa benim sessizliğim boş değil. Ben sessizken düşünüyorum, okuyorum, yazıyorum, şükrediyorum, dua ediyorum, oğlumla ilgileniyorum, hayatı takip ediyorum.

Bugün dönüp bakıyorum.

Mahkemelerle yazışıyorum, kurumlara dilekçeler gönderiyorum, bilgi talepleri hazırlıyorum, dosyaları takip ediyorum. Oğlumun eğitimini, sağlığını ve hayatını takip ediyorum. Demek ki mesele eve kapanmak değilmiş. Mesele insanlara bağımlı yaşamak ya da yaşamamakmış.

Ben zaten kendimi anlatmak zorunda kalacağım yerde uzun süre duramam. "Ben şöyleyim." "Ben böyleyim." "Ben aslında bunu kastettim." "Benim niyetim buydu." diye durmadan açıklama yapmak bana yorucu gelir. 

Çünkü insanın hâli çoğu zaman sözlerinden daha çok şey anlatır. Anlayan anlar. Anlamak istemeyen içinse bin cümle yetmez.

Bu yüzden yalnızlık bana zorluk gibi gelmez.

Temizlik gibi gelir. Dinlenmek gibi gelir. Kendimi konuşarak ispat etmeye çalışmak beni yorar. O yüzden yazarım. Olduğum gibi. İçimden geldiği gibi. Bir şey olmak için değil, birilerine görünmek için değil; hakikate sadık kalabilmek için.

Hoyratlıktan uzak, kabalıktan uzak, bencillikten uzak, duyarsızlıktan uzak, eşitsizlikten uzak yaşamaya çalışırım.

Ben bağırmayı hiç sevmedim. Kavga etmeyi de, insanların üstüne gitmeyi de. Ama Allah bana başka bir şey öğretti: Yazmayı.

Ne zaman içim daralsa yazdım. Ne zaman haksızlığa uğrasam yazdım. Ne zaman şükretsem yazdım. Ne zaman sevsem yazdım. Ne zaman hayran kalsam yazdım. Ne zaman bir şey kayda geçsin istesem yine yazdım.

Belki de bu yüzden O bana boşuna "Yaz Çiçeğim." demedi. Çünkü ben bağıranlardan olmadım. Ben yazanlardan oldum.

İnsanlar sessizliğimi yanlış anladı. Oysa sessiz değildim. Yazıyordum.

Ve bugün dönüp baktığımda görüyorum ki; karanlıkta kaldığımı sandığım günlerde bile elimden kalemi almamış. Korktuğum zamanlarda bile susturmamış. Düştüğüm yerden kaldırırken bile bana bir yol bırakmış: Yazıyı.

Daha da fazlasını... 

İçimde kalan şey sadece şükür değil. Sevgi de. Hayranlık da. Muhabbet de. Çünkü bir ömür boyunca aslında hiçbir şeye muhtaç bırakılmamışım. Kimi zaman fark ederek, kimi zaman fark etmeyerek; ama daima O'nun tarafından taşınmışım.

İnsanlara kendimi anlatmaya çalışmaktan yoruldum.

Allah'a şükretmekten yorulmadım. Allah'ı sevmekten yorulmadım. O'na hayran kalmaktan yorulmadım.

Yaz dedi...

Yazarım ben de.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder