film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eyl 2026

SORUN YARATAN ADAM MI, ŞÜKÜRSÜZ ADAM MI?

- Allah’ın Çiçeği Yazıyor -

Sorun Yaratan Adamı izlerken filmin beni götürmek istediği yere gitmedim.

Andreas, içinde yaşadığı dünyada bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyor. Yemeklerin tadı yok, ilişkiler yeterince yoğun değil, insanlar yeterince tutkulu değil. Başka bir şey arıyor. Daha gerçek, daha canlı, daha lezzetli, daha heyecanlı bir hayat.

Ben ise filmi izledikçe başka bir şey düşündüm:

Bu insanların nesi var? Gayet normal insanlar.

Adamın işi var. Evi var. Yemeği var. Güvenliği var. Birlikte yaşadığı kadın var. Sosyal hayatı var. İnsanlar ona kötü davranmıyor. Aç değil, açıkta değil, yalnızlığa mahkûm değil.

Üstelik bu sistem öyle bir sistem ki kopan parmağın yerine takılıyor, trenin altında kalıyorsun, kalkıp hayatına devam ediyorsun.

3 Eyl 2026

SİNEMA, YOLCULUK VE ALLAH

Sinemada çok sevilen bir anlatı var. İnsan sıkışır, hayatından memnun değildir, bir şey eksiktir ama ne olduğunu bilmez. Sonra yola çıkar. Dağlara gider, çölleri aşar, ormanlarda yürür, başka şehirlere, başka ülkelere gider, kutsal bir rotaya katılır, sırtına çantasını alır ve yüzlerce kilometre yürür.

Ve biz seyirci olarak biliriz: Bu yolculuk aslında coğrafi değildir. Kahraman kendisini arıyordur.

Benim burada takıldığım çok basit bir şey var: Nereye gidiyorsun?

Kendin de seninle geliyor.

İnsan kendi zihninden uçağa binip ayrılamıyor. Nefsini valize koyup başka bir ülkede bırakmıyor. Korkularını sınır kapısında teslim etmiyor. Hırsları, arzuları, kırgınlıkları, beklentileri, kendisi hakkındaki yanılgıları pasaport kontrolünden muaf değil. Sen nereye gidersen git, sen de oradasın.

Üstelik Allah da zaten orada.

29 Ağu 2026

Dogtooth: Sistemden Çıkınca Nereye?

Dogtooth'u izlerken Lanthimos'un dünyasında şu soru çok güçlü:

“Bize öğretilen şey gerçekten doğru mu?”

Ben bir adım daha soruyorum:

“Peki öğrendiğimiz şeyin yanlış olduğunu fark ettikten sonra nereye gideceğiz?”


Dogtooth burada çok iyi bir teşhis koyuyor.

Yönetmen aileyi öyle uç ve kapalı bir hale getiriyor ki ilk bakışta “Bu nasıl bir dünya?” diyoruz. Ama biraz düşününce o dünyanın dışarıdaki dünyadan bütünüyle farklı olmadığını fark ediyoruz. Sadece ölçeği küçültülmüş ve mekanizma görünür hale getirilmiş.

Aile, dünyanın bir minyatürü gibi.

28 Ağu 2026

The Lobster: İnsan Her Şeyi İstiyor

Film daha başından bana huzursuz bir iç dünyanın ürünü gibi geldi. İnsanların yalnızlığı, sevgisizliği, bağ kuramaması, birbirine ulaşamaması çözülmeye çalışılıyor ama çözüm yine insanı insana zorlamakta aranıyor.

Ödül, ceza, baskı, eşleştirme, süre, av, dönüşüm…

Her şey var; sevgi yok.

İnsanlar teknolojiyi, sistemi, düzeni kurmuşlar. Her şeyi kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kimin kimle eşleşeceğine, ne kadar yalnız kalabileceğine, hangi özelliğin “uygun” olduğuna, hatta insanın hangi hayvana dönüşeceğine karar verebileceklerini sanıyorlar.

İnsan aklıyla çok şey yapmış ama giderek ruhunu, kalbini, merhametini kaybetmiş gibi.

Kaybettiği şeyi de yine kontrol ederek geri kazanmaya çalışıyor.

Oysa insan kendi iç dünyasını bile bütünüyle yönetemiyor.

9 Tem 2026

TEK ÇIKIŞ FERİBOT DEĞİLDİ : ZİNDAN ADASI

Dün çok övülen bir film izledim. 

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri deniliyor.

Yönetmenlik dehası, muhteşem kurgu, şaşırtıcı final... Film bittiğinde ise bende yine aynı his kaldı:

Eksik.

Film boyunca herkes tek bir adamın zihninin etrafında dönüyor.

Doktorlar, görevliler, hastalar... Koca ada, neredeyse tek bir insanın hakikati fark etmesi üzerine kurulmuş gibi ilerliyor. Büyük acılar, suçluluk, kayıplar ve insan zihninin karmaşası anlatılıyor.

29 May 2026

Hep Birbirlerinin Oldular

En sevdiğim filmlerden biridir Jeux d'Enfants.


Yıllar önce izlediğimde de sevmiştim. Ama şimdi neden sevdiğimi daha iyi anlıyorum.


Onlar güzeldi.

Gençtiler.

Yakışıklıydılar.

Birbirlerine ulaşmalarına engel olacak hiçbir şey yoktu.


Ama mesele beden değildi.

Mesele şuydu:


"Tamamen benim misin?"

"Gelirsen kalacak mısın?"

"Bir gün vazgeçer misin?"

"Ben sana kendimi verirsem sen de bana kendini verecek misin?"

12 Nis 2026

Truman Show, Özgürlük ve Hakiki Merkez: Dış Seçeneklerden İç Hakikate

Modern insanın en temel sorularından biri şudur:

Özgürlük nedir? Seçeneklerin artması mı, yoksa seçebilme bilincine ulaşmak mı?


The Truman Show filmi, yüzeyde bir “kaçış” hikâyesi gibi görünse de, derininde insanın gerçeklik algısını, özgürlük anlayışını ve yön arayışını sorgulayan bir anlatıdır. Ancak bu sorgulama, dikkatli bakıldığında iki katmanlıdır: sinemasal anlatının sunduğu yüzey ve onun ötesinde açılan daha derin bir anlam alanı.


---


1. Kurgu Dünya ve “Kontrollü Gerçeklik”


Filmde Truman, doğduğundan itibaren tamamen kurgulanmış bir dünyada yaşamaktadır. Bu dünya:


- düzenlidir

- güvenlidir

- kontrol altındadır


Ancak aynı zamanda:


- sınırlandırılmıştır

- yönlendirilmiştir

- seçme özgürlüğü görünürde olsa da çerçeve içinde kalmaktadır.

29 Mar 2026

Pleasantville Üzerine: Allah Olmadan “Uyanış” mı, Yönsüzlük mü?

Film, siyah-beyaz bir düzenin içine “renk” getirerek bir uyanış anlatısı kuruyor. Bastırılmış duyguların açığa çıkması, bireysel özgürlük, “kendin olmak” gibi kavramlar merkezde. İlk bakışta güçlü ve çekici bir anlatı. Ancak biraz derinleşince şu soru ortaya çıkıyor:


Bu gerçekten bir uyanış mı?


Renklerin gelişiyle birlikte karakterlerin daha “özgür” olduğu varsayılıyor. Fakat bu özgürlük çoğunlukla beden, arzu ve görünürlük üzerinden tanımlanıyor. Özellikle kadın karakterlerde “renk”, makyaj, çekicilik ve arzulanma ile eşleşiyor. Yani eski düzenin baskısı çözülürken, yerine yeni bir rol konuyor:


Görünür ol, arzulan, kendini ifade et.


Ama bu ifade, içsel bir derinlikten çok dışsal bir sunuma dayanıyor.

21 Mar 2026

Allah’la Konuşup İnsana Dönen Bir Film: Eat, Pray, Love

Filmin en başında bir sahne vardı.

Kadın, kendi evinde, tek başına…

İlk kez gerçekten duruyor ve Allah’la konuşuyordu.

Ne aracı vardı,

ne süslü cümleler,

ne de birine anlatma ihtiyacı…

6 Ağu 2025

Slumdog Millionaire: İsmi Geçmeden Anlatılan Bir Allah Tanıklığı

Yoksulluktan gelen bir çocuğun, milyoner yarışmasında bütün soruları doğru bilmesini anlatan bir film: Slumdog Millionaire.

İlk bakışta sıradan bir başarı hikâyesi gibi görünüyor.

Bir çocuk, yaşadığı zor hayattan gelip büyük ödülü kazanıyor.

Peki bunu sadece “şans”a mı bağlamalıyız?

Ya da geçmişte yaşadığı rastlantılara?


Hayır.

Çünkü bu hikâye bir başarı öyküsü değil.

Bu, adı hiç geçmese de Allah’ı anlatan bir yazgı anlatısı.

Ve dikkatle izlenince anlaşılıyor:

O yarışma, o sorular, o cevaplar...

hepsi yazılmıştı.


Film boyunca Allah’ın adı hiç geçmiyor.

Ama her şey O’nun sistemine göre işliyor.

Soruların sıralaması, çocuğun geçmişte yaşadıkları, başına gelen olaylar...

hepsi onu yarışmadaki o ana hazırlıyor.

Ve asıl mesele şu:

O an geldiğinde,

o cevapları ona kim hatırlattı?

Hafızasında tutan kimdi?

Kalbine “bu doğru” diyen kimdi?


Çocuk geçmişte evet, çok şey yaşamıştı.

Ama bilgi sadece yaşanmışlıkla olmaz.

Bilgi, hatırlatıldığında cevap olur.

Ve hatırlatmak, sadece zihnin değil, ilhamın işidir.


En dikkat çeken sahnelerden biri: Sunucu, aynaya bilerek yanlış cevabı yazıyor.

Çocuk tam tersini söylüyor — ve doğru cevabı veriyor.

Yani biri, içeriden ona şöyle dedi:

“Sunucu seni yanlışa itiyor.

Ona inanma.

Bu değil.

Diğeri.”


Bu, sıradan bir zekâ değil.

Bu, sezgi.

Kalpten gelen bir ses.

Ve işte tam orada anlıyoruz:

O çocuk yalnız değildi.

Allah onunlaydı.


Bu filmde ne bir peygamber var,

ne bir dua sahnesi,

ne de doğrudan bir inanç anlatısı.

Ama film boyunca her şey

Allah’ın planına göre ilerliyor.


Tesadüf gibi görünen her detay,

aslında bir ilahi düzenin parçası.

Bir çocuk, yaşadığı yoksulluğun içinde

tek tek tüm cevapları yaşayarak öğreniyor 

ama asıl mesele, onları o anda doğru hatırlayabilmesi.

Ve bu, yalnızca Allah’ın “Ol” demesiyle mümkün.


Öyleyse bu film, başarıdan çok kaderi anlatıyor.

Ama dışarıdan yazılmış bir kader değil —

İçerden fısıldanan bir kader.

Bu yüzden film, milyonlarca insanın kalbine dokunuyor.

Çünkü herkes içten içe hissediyor:

“Bu kadar tesadüf olamaz.

Bu, yazılmış.”


Ve evet.

Yazılmıştı.

Ama yazan, O’ydu.

Hatırlatan da O.

Yarışmadaki o soruları çocuğun yaşamasını sağlayan,

sunucunun kötülüğüne karşı içinden doğruyu söyleten,

herkesin “şans” dediği o anlarda bile onu yalnız bırakmayan…

hep O.


Sonuç

Slumdog Millionaire, Allah’ın ismi hiç geçmeden

O’nun varlığını iliklerine kadar hissettiren filmlerden biri.

Adı anılmıyor.

Ama her cevabın arkasında O var.

Her sezginin, her “doğru budur” diyen iç sesin sahibi O.


İzleyenin kalbi açıksa,

film boyunca Allah'ı duyar.

Çünkü soruları sen yaşıyorsun,

ama cevabı hep O veriyor.

Ve o çocuk o yarışmaya çıkmadan çok önce,

cevaplar zaten yazılmıştı.

Çünkü yazan Allah'tı

Ve hatırlatan da.


25 Tem 2025

Derinlikten Biçime: Nuri Bilge Ceylan’ın Listesi Üzerine Bir Not

New York Times’ın “21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi” anketine Nuri Bilge Ceylan da kendi seçkisini sundu. Ancak bu liste, Ceylan’ın sinema dilini ve ruhunu yakından tanıyanlar için bir tür hayal kırıklığına dönüştü. Çünkü listedeki filmlerle, Ceylan’ın yıllarca izleyiciye sunduğu o içe bakan, sızılı, taşralı, neredeyse felsefî yalnızlık anlatısı arasında ciddi bir hâl kopukluğu vardı.

Kuşkusuz herkesin beğenisi öznel olabilir; ancak söz konusu olan bir sanatçının kendi eserleriyle çelişen tercihler sunmasıysa, bu çelişki sadece izleyiciyi değil, sanatçının kendisini de düşündürmelidir.


Ceylan’ın Filmleri: Hâlin Anlatımı

Ceylan sineması —özellikle Uzak, Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu gibi yapıtlar— suskunluğu anlamın merkezine koyar. Bir karakterin bakışında, bir odanın sessizliğinde, taşranın çorak topraklarında "hâl" anlatılır. İnsanın kendiyle yüzleşememesi, hayatın kenarında kalmışlık, modernleşmenin yalnızlığı gibi temalar, didaktik olmayan ama güçlü biçimde kurulur.

Ceylan, uzun süre boyunca “Anlatmadan anlatan” bir yönetmen olarak anıldı. Bu yönüyle onu sevmek, onunla susmak gibiydi. Ve izleyici onun sinemasında kendine dair bir şey duyuyordu. İşte bu yüzden, onun favori film listesi de o sinema anlayışıyla tutarlı olmalıydı. En azından, beklenen buydu.


Listedeki Filmler: Biçimin Hakimiyeti, Ruhun Gölgesi

Ancak Ceylan’ın listesinde yer verdiği filmler arasında (örneğin No Country for Old Men, The Turin Horse, Uncle Boonmee, The Death of Mr. Lazarescu) belirgin olan şey, insan ruhunun derinliğinden çok, anlatının biçimiyle öne çıkan eserler olmasıydı.


🗡 No Country for Old Men — Zekice kurulmuş, ritmi güçlü ama duygusal mesafesi yüksek bir gerilim.

🐎 The Turin Horse — Varoluşsal bir çöküş anlatısı, ancak umut veya devinim barındırmayan bir durağanlıkta boğulur.

🌫 Uncle Boonmee — Spiritüel gibi dursa da sezgisel değil; daha çok mistisizmi deneyime dönüştüren, entelektüel bir anlatı.

🚑 Mr. Lazarescu — Soğuk gerçeklik ve sistem eleştirisi var; ama içtenlik, Ceylan’ın filmlerinde gördüğümüz kadar canlı değil.


Bu filmler entelektüel açıdan güçlü olabilir. Ancak Ceylan’ın filmlerinde bulduğumuz yaşanmışlık, suskunlukta titreşim, acının dağlara sinmiş hâli bu filmlerde yok.

Ve bu fark, ister istemez şu soruyu doğuruyor:

Nuri Bilge Ceylan da kendi derinliğine yabancılaşmaya mı başladı?


Tektipleştiren Entelijansiya ve “Beğenilmeme” Riski

Sanatçılar yalnızca eserleriyle değil, durdukları yerle de konuşurlar. Özellikle uluslararası entelijansiyanın, büyük festival çevrelerinin, modern sinema eleştirisinin “beğeni kodları” bazı sanatçıları içeriden değil, dışarıdan yönetmeye başlar. Ceylan da uzun süredir bu yapıların içinde. Yani "o derin yönetmen" artık kendi içinden değil, üst çevrelerin estetik ve politik beklentilerinden beslenmeye başlamış olabilir.

Bu bir suçlama değil, bir gözlemdir.

Ama eğer Ceylan bir noktada kendi ruhsal evrimini bırakıp, biçimsel olarak “saygın yönetmen kalmak” için bir izlek kuruyorsa, izleyicisinin kalbinde oluşan kırılma kaçınılmaz olur.

Çünkü biz onunla sadece film izlememiştik.

Bir hâl yaşamıştık.

Ama o şimdi bize,

“Bu filmler en iyileri” derken,

aslında “Ben de o kulvarda varım” demiş oluyor.

Ve işte bu, Ceylan’ın en Ceylan olmayan hâli.


Bir Yönetmenin Suskunluğu: İçine Dönemeyen Bir Zihin

Bir yönetmen, en iyi film listesinde kendinden bir iz bırakmıyorsa, bu tevazu değildir.

Bu bazen, kendinden soğuma, uzaklaşma ya da onaylanma arzusu olabilir.


Nuri Bilge Ceylan, yıllar boyu sinemayı bir ayna gibi kullandı.

Ama şimdi o aynada başkalarının beğenisini yansıtan bir profil beliriyor.

Ve bu yansıma, onun sinemasını değil — onun zihnini temsil ediyor.

Oysa biz onun yüreğine inanmıştık.


Sonuç:

Ceylan’ın listedeki seçimi, onun iç dünyasındaki derinliği değil;

bulunduğu entelektüel pozisyonun beklentisini yansıtıyor.

Ve bu da sinemasının hâline değil, algısına yatırım yaptığını düşündürüyor.


Belki de en büyük yalnızlık,

bir yönetmenin kendi sessizliğini artık duyamamasıdır.


Ve o zaman

izleyici şöyle der:

“Ben senin filmlerine ağlamamıştım.

Ben senin susuşuna inandığım için kalmıştım.

Ama sen o susuşu artık dış seslere bıraktıysan...

Ben başka bir hikâyeye geçiyorum.”


“Yalnızca Allah’la değil, gerçeklikle de temas hâlindeyim.

Ve bazen bu, bir yönetmenin listesiyle başlar.”

Yazan : Allah'ın Çiçeği