22 Eyl 2026

SORUN YARATAN ADAM MI, ŞÜKÜRSÜZ ADAM MI?

- Allah’ın Çiçeği Yazıyor -

Sorun Yaratan Adamı izlerken filmin beni götürmek istediği yere gitmedim.

Andreas, içinde yaşadığı dünyada bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyor. Yemeklerin tadı yok, ilişkiler yeterince yoğun değil, insanlar yeterince tutkulu değil. Başka bir şey arıyor. Daha gerçek, daha canlı, daha lezzetli, daha heyecanlı bir hayat.

Ben ise filmi izledikçe başka bir şey düşündüm:

Bu insanların nesi var? Gayet normal insanlar.

Adamın işi var. Evi var. Yemeği var. Güvenliği var. Birlikte yaşadığı kadın var. Sosyal hayatı var. İnsanlar ona kötü davranmıyor. Aç değil, açıkta değil, yalnızlığa mahkûm değil.

Üstelik bu sistem öyle bir sistem ki kopan parmağın yerine takılıyor, trenin altında kalıyorsun, kalkıp hayatına devam ediyorsun.

İnsanlar da karşısına geçip:

“Aman Allah’ım, ne oldu sana, mahvoldun!”

diye ağıt yakmıyorlar.

E niye yaksınlar?

Bizim dünyamızda trenin altında kalmak korkunçtur çünkü insan ölebilir veya ağır şekilde yaralanabilir. Bu insanların dünyasında fiziksel zarar bile neredeyse geçici bir aksaklığa dönüşmüş. Böyle bir dünyadaki insanlardan bizim felaket karşısındaki tepkilerimizi göstermelerini beklemek neden “insanlığın” ölçüsü olsun?

Duyguyu yüksek sesle ve yoğun biçimde göstermemek, duygusuzluk değildir.

Andreas’ın birlikte yaşadığı kadında da aynı şeyi düşündüm.

Adam öpücükler gönderiyor, kadın gülümsüyor.

E gülümsedi işte. Daha ne yapsın?

Kadın aynı şekilde öpücük atmak zorunda değil. İnsanların sevgiyi aynı biçimde göstermemesi onları ruhsuz yapmaz.

Herkes sürekli coşmak, özlemek, tutkuyla sarılmak, birbirine hayranlığını göstermek zorunda mı?

Sakin insan da insandır.

Kendi hâlinde yaşayan insan da.

İşine gidip gelen, yemeğini yiyen, evinde oturan, hayatından büyük bir gösteri çıkarmayan insanın hayatı da hayattır.

Duygunun sürekli performans hâline gelmesi bana daha gerçek veya daha insani gelmiyor.

Herkes Gibi Olmak İstemeyen Adam

Andreas’ın asıl meselesi herkes gibi olmak istememesiydi.

Herkesin sahip olduğu ev, iş, yemek, güvenlik ve ilişki ona yetmiyordu. Çünkü nefis yalnızca sahip olmakla yetinmez; ayrıcalıklı olmak da ister.

Daha farklı hissetmek ister.

Daha farklı yaşamak ister.

Daha özel sevilmek ister.

Daha yoğun haz almak ister.

Ben farklı olayım.

Ben daha fazlasını yaşayayım.

Ben özel olayım.

Ben seçeyim.

Beni seçsinler.

Andreas başka bir kadına yöneliyor. Birlikte yaşadığı kadını bırakmak istemesinde problem görmüyor. Kendisi başka bir şey istiyor ve bunun peşinden gidiyor.

Fakat yöneldiği kadının da başka erkeklerle birlikte olduğunu öğrenince bunu kaldıramıyor.

Çünkü Andreas seçenek istiyor ama seçeneklerden biri olmak istemiyor.

Kendisi seçebilir.

Ama karşısındaki de seçerse işler değişiyor.

Ben seçersem özgürlük.

Sen seçersen neden beni seçmedin?

İşte burada özgürlükle ego birbirinden ayrılıyor.

Nefis hem sınırsızca seçmek ister hem seçilen olmak.

Hem özgürlük ister hem ayrıcalık.

Hem daha fazlasını ister hem elindekinin kıymetini bilmez.

Kek, Deniz, Çocuklar...

Sonra başka bir hayatın izleri beliriyor.

Çocuk sesleri.

Deniz.

Sıcaklık.

Güzel kokular.

Lezzetli kekler.

İyi de benim aklıma şu geldi:

Çocuklu, denizli, mutfağında lezzetli kek pişen insanların derdi yok muydu?

Biz zaten bunların bulunduğu dünyada yaşıyoruz.

Çocuk sahibi insanlar mutsuz oluyor.

Deniz kenarında yaşayan insanlar bunalıyor.

Evinde mis gibi kek pişen insanlar kavga ediyor.

Âşık olan başka bir aşk arıyor.

Parası olan daha fazlasını istiyor.

Gezebilen daha çok gezmek istiyor.

İnsan çeşitliliği artıyor.

Yemek çeşitliliği artıyor.

Haz çeşitliliği artıyor.

Seçenekler çoğalıyor.

Ama boşluk hep yerinde duruyor.

Çünkü insanın içindeki boşluk ne insan çeşitliliğiyle, ne yemekle, ne parayla, ne malla, ne mülkle doluyor.

Bunların değersiz olması nedeniyle değil.

Tam tersine.

Bunların hepsi nimet.

Ama nimet başka şeydir, insanın varoluşunun cevabı başka.

Şükür Nefse Ket Vurur

Film boyunca benim aklıma bu yüzden sürekli şükür geldi.

Şükür iyidir.

Çünkü nefse ket vurur.

İnsana hiçbir şey istememesini söylemez. Elindekileri görmeden sürekli daha fazlasını istemesinin önüne geçer.

Yediğin yemek rızıktır.

İçtiğin su rızıktır.

Başını soktuğun ev nimettir.

İşin nimettir.

Sevdiğin insan nimettir.

Güvenlik nimettir.

Sıradan sandığın bir gün bile nimettir.

Fakat insan sürekli sahip olduğu şeyleri bir süre sonra hayatının sıfır noktasına yazıyor:

Zaten var.

Sonra yalnızca olmayanlara bakıyor.

Daha güzel yemek.

Daha güzel ev.

Daha heyecanlı ilişki.

Daha tutkulu insan.

Daha fazla para.

Daha fazla seçenek.

Daha başka bir hayat.

Oysa standardın bunların hiçbiri olmayabilirdi.

Standardın açlık olabilirdi.

Yokluk olabilirdi.

Yalnızlık olabilirdi.

Güvensizlik olabilirdi.

Nefis nimeti çok çabuk sıradanlaştırıyor. Şükür ise insanın alıştığı için artık göremediği nimeti yeniden görünür hâle getiriyor.

Daha Fazlasını İsterken Elindekinden de Olmak

Filmin sonunda Andreas’ın hikâyesindeki en çarpıcı ironi de burada ortaya çıkıyor.

Adam daha fazla seçenek istedi.

Daha fazla haz istedi.

Daha başka bir hayat istedi.

Sahip olduğu düzeni yeterli bulmadı.

Sonuçta ne oldu?

Temel ihtiyaçlarından da oldu.

İşi gitti.

Düzeni gitti.

Aradığı hayatı da elde edemedi.

Ortada kaldı.

Daha fazlasını ararken sahip olduğu hayatın kıymetini de anlayamadı.

İnsanın nefsi için bundan daha güzel bir temsil zor bulunur.

Çünkü nefis sürekli dışarıya soruyor:

Burada ne eksik?

Bu kadın neden yetmiyor?

Bu yemek neden tatsız?

Başka yerde ne var?

Daha ne yaşayabilirim?

Ama kendisine dönüp şu soruyu sormuyor:

Bana neden hiçbir şey yetmiyor?

İnsan evini değiştirir.

İşini değiştirir.

Eşini değiştirir.

Şehrini değiştirir.

Yediğini değiştirir.

Çevresindeki insanları değiştirir.

Seçeneklerini çoğaltır.

Ama aynı tatminsiz nefsi yanında götürüyorsa, yeni hayat da bir süre sonra eski hayatına dönüşür.

Haz çoğalır.

Seçenek çoğalır.

Ego beslenir.

Ama boşluk yerinde durur.

Sistemden Çıktın, Kendinden Nereye?

Dogtooth üzerine düşünürken benim sorum şuydu:

Sistemden çıkınca nereye?

Sorun Yaratan Adamdan sonra buna bir soru daha ekliyorum:

Sistemden çıktın diyelim. Peki kendinden nereye çıkacaksın?

İnsan karşısındaki sistemi sorguluyor.

Toplumu sorguluyor.

İlişkileri sorguluyor.

Kuralları sorguluyor.

Başkalarının yaşayışını sorguluyor.

Peki kendi nefsini?

Kendi arzusunu?

Kendi “ben”ini?

Kendi tatminsizliğini?

Allah ile insan arasındaki bağ benim için tam burada yine filmin bıraktığı boşluğa yerleşiyor.

Çünkü şükür, nimeti küçümsememeyi öğretirken nimeti insanın Rabbi hâline getirmemeyi de öğretir.

Yemek güzeldir ama Allah değildir.

Aşk güzeldir ama Allah değildir.

Eş, çocuk, ev, deniz, para, iş, haz, özgürlük güzeldir. Hepsi nimet olabilir.

Ama hiçbiri insanın bütün varlığının yükünü taşıyamaz.

Hiçbir yaratılmışa:

“Beni tamamla.”

görevi verilemez.

Andreas’ın aradığı şey daha lezzetli bir kek değildi.

Daha tutkulu bir kadın değildi.

Başka bir şehir değildi.

Daha fazla seçenek değildi.

Çünkü bunların daha fazlası insanın içindeki “daha fazla” isteğini bitirmiyor.

İnsan daha fazlasını araya araya, zaten kendisine verilmiş olanın tadını da kaybediyor.

Şükür ise insanın gözünü başka bir yere çeviriyor:

“Daha ne istiyorum?”dan,

“Bana neler verilmiş?”e.

Ve insanın asıl uyanışı da burada başlıyor.

Daha fazlasını bulduğunda değil.

Elindekinin nereden geldiğini fark ettiğinde.

Sorun Yaratan Adam mı?

Benim izlediğim:

Şükürsüz Adam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu blog, tartışma veya kişisel hesaplaşma alanı değildir.

Yazının diline, seviyesine ve sınırına riayet eden yorumlar yayımlanır.

Üstten konuşan, kişiliğe yönelen, yazının anlamını çarpıtan, sınırı aşan veya yalnızca rahatsız etmek amacı taşıyan yorumlar yayımlanmaz.

Yazıyla bağ kuramıyorsanız geçebilirsiniz. Her yazı herkese hitap etmek zorunda değildir.

- Allah'ın Çiçeği -