22 Eyl 2014

"YÜKSEK ÖKÇELER..."



O günü hiç unutmuyorum. Aslında sıradan bir pazartesi günüydü. Sıradan bir öğle arası. Ama sıradan bir öğle sonrası değil.

  Sınıfa gelip ders anlatmayan, anlatmadığı gibi bütün öğrencilerine yüksekten bakan tuhaf bir adamdı o. Bizi aşağılamaktan garip bir zevk alırdı. Arkadaşlarım korkardı ondan. Benimse henüz insanlardan korkmadığım günlerdi. Bir gün karşısına dikildim, gözlerinin içine baka baka:

- Size soru sormamıza bile izin vermiyorsunuz. Hepimizi çeşitli sebeplerle aşağılıyorsunuz. Sonra yazılıdan düşük not alınca bir de bu yüzden aşağılıyorsunuz. Siz nasıl öğretmensiniz?” dedim. Yine alaycı alaycı güldü. Eminim ki 32 öğrenci hepimiz boğmak istedik onu o anda.


 - Sana ne oluyor ki? dedi. Senin notların hep yüksek. Notundan rahatsız olan varsa bırak da kendi söylesin.


İşe yaramaz bir tartışma yaşadık. O bildiğini okumaya devam etti, biz ona kızmaya devam ettik. Matematik derslerine girmez oldum o günden sonra. Doğruydu. Notundan ve durumundan rahatsız olanlar kendileri konuşmalıydı. Benim için bir yandan doldurulup bir yandan boşaltılan havuzlar, yaşları toplamı x eden y ve z’ler, aynı anda farklı yönden birbirine doğru hareket eden araçlar, çarpımları toplamlarına bölününce elde edilen sonuç, farkına eşit olan sayıları bulmak problem değildi. Evde ders çalışabilecek sessiz bir yer bulamamak problemdi. Geceleri kitap okuyabilmek için 4 kızkardeş kaldığımız odanın ışığını kapatmasın diye ablaya yalvarmak, her sabah ağlayan bir anne sesine uyanmak problemdi. Parasızlıktan okul gezilerine gidememek, kitap satın alamamak, eften püften sebeplerden dayak yemek problemdi evet. Ama sayılar değil.


 Matematik derslerini asmaya başladığımda, ilk zamanlar amaçsızca dolanıyordum şehirde. Okulun tam karşısındaki pasaja girmek aklıma bile gelmiyordu. Sonra bir pazartesi öğleden sonrası neden olduğunu gerçekten bilmeyerek o pasaja girdim. Görünürde içerde sadece çiçekçiler ve camcılar vardı. Biraz yürüdükten sonra, soldaki bir  kapının önünde küçük bir  dolaba dizili kitaplar gördüm. Kitaplar beni daima yolumdan alıkoyabilecek şeylerdir. Durdum. Sonra önünde durduğum dükkanın bir sahaf olduğunu fark ettim. Bir sahaf evet, bir kitapçı değil. Bakar bakmaz anladım bunu. Bomboş olmasından, asil halinden. İçerde dükkanın sahibi olduğunu anladığım adamın önündeki kitaba dalıp gitmiş olmasından anladım.


 Bağımlılıklar nasıl başlar biliyor musunuz? Ben o gün öğrendim. Size kaçmaya en çok ihtiyacınız olduğu sırada kaçış yönünü gösteren ve bir sığınak sağlayan şey her neyse, onu ilk duyumsadığınız anda esiri olursunuz. Ben o eşikten içeri ilk adımımı attığım sırada artık dönüşü olmayan bir bağımlılığın esiri olmuştum. Bu küçük dükkanın öyle bir kokusu vardı ki, öncesiyle sonrasını, acısıyla tatlısını, gerçeğiyle sahtesini, her şeyi aynı anda hissettiriyordu. Sizin hiç kimseye vermemiş olduğunuz bir sırrınızla karşılıyordu sizi. Susan bir acı çekiyordu bu dükkan. Dışarıda hızla akan hayatın aksine, hiç acelesi yoktu. İçine girdiğiniz andan itibaren de, artık acelesi olmayan sizdiniz.


 Kitapların kokusundan bahsetmiyorum. Dükkanın kokusundan bahsediyorum. Öyle çok şeyin kokusu vardı ki, içlerinden seçemeyeceğiniz tek koku kitap kokusuydu üstelik. Her fırsatta gitmeye başladım. Satın alamadığım zamanlarda ayak üstü kitaplar bitirdim o dükkanda. Okuyor olduğum kitabı kimse almasın diye rafların en arkalarına saklardım. Adının Hamza bey olduğunu sonraları öğrendiğim dünyanın muhtemelen en bilgili ve alçakgönüllü insanı bu küçük kurnazlığımı görür ama ses çıkarmazdı. Zamanla, okuduğum kitabı saklamama bile gerek kalmadan satılmayacağından emin bir halde ayrılmaya başladım oradan.


 Ayrılmayı hiç istemezdim oysa. Kapıdan çıkar çıkmaz bir masal ülkesini ardımda bırakıyormuşum da canavarların arasına karışıyormuşum gibi gelirdi. Okul, ev, sokaklar, toplu taşıma araçları canavarlarla doluydu. Etraf bilindik şeyler kokardı. Ya baharat, ya çorap, ya çiçek, ya toprak. Hiçbirini o dükkanın kokusunu sevdiğim kadar sevmiyordum. Bastırılmış, üstü kapatılmış bir şey kokuyordu orada. Güzel desem değil, lezzetli desem değil, ama her defasında karşı koyulmaz şekilde kendine çekiyordu işte. Artık okumaktan, sadece orada zevk alır hale gelmiştim. Boş dersler, matematik dersleri, okul sonrası saatleri, kaçabildiğim her defasında tatil günleri, soluğu orada alıyordum. Arkadaşlarımla aram açılmıştı. Umursamıyordum.


 Soylu bir adam ya da kadın gibiydi o dükkan. İçindeki sayısız kitaba ve yazara layık bir ev sahibiydi. Belki de bu yüzden en keskin kokan şey türk kahvesiydi. Benim ona bağımlı olduğum gibi, o da kahveye bağımlı diye düşünürdüm. Kaynağını hala çözemediğim bir gül suyu kokusu çalardı burnuma. Ara sıra bir hastane koridoru soğuğu. Bazen, Hamza bey’in küçük tahta masasının üzerinde açık bırakılmış bir kitabın kendine has kokusu. Deniz diyorsa deniz, orman diyorsa orman, insan diyorsa insan. Okumadan bilirdim o kitapta ne yazdığını. Bazen unutmak istenen acı hatıralardan geriye kalan kan kokusu, bazen etraftaki çiçekçilerden içeriye dolan çiçek kokuları, bazen sadece sessizlik.


 Bir kişiliği vardı o dükkanın. Bir duruşu. Hayata karşı bir bakış açısı. Tarafını tutmuştu ve var gücüyle çalşıyordu. Kitap satma işini para kazanmak için yapmayan zamanın çok gerisinden gelmiş bir adamın benimle paylaşma lütfunda bulunduğu muazzam bir cazibesi. Bunu içime çekerdim en çok. Para için her şeyini kaybetmeye hazır sayısız insanın içinde, kitaplara saygı duyan ve saygı duyacak olanlarla ilgilenen, masallardan çıkmış bir bilgenin varlığını çekerdim içime.


 Her şeyi öğrenme arzusuyla dolup taşardım. Her şeyi. En yakın görünen şeyden en uzak olanına kadar. Durmak bilmezdim. Tabii kitap sayfalarından büyülü bir şekilde ruhuma dolan sözcüklerin gerçek yaşamı yansıtmaktan çok uzak olduğunu bilseydim, dururdum. Bilmem gerekenden daha fazlasını öğrenmeye başladığımda, dünyaya olan ilgimi kaybetmemin sebebinin bu olduğunu anlayabilseydim de dururdum. Ama durmadım.


 Hep sararmış yaprakları olan kitapları seçerdim. Üstünde notlar yazılı olanları. Bir doğum günü armağanı, bir öğretmenden öğrencisine küçük bir jest, sevgili hatırası, herhangi bir anlam. Geçmişi olan kitaplar her zaman daha değerliydi ve hep daha güzel kokarlardı. Hele, birinin içinde kurutulmuş bir çiçek bulduğum zamanlar, bütün o yaşananların bir tanığı da benmişim gibi gelirdi. Geçmişin kokusuydu belki de o sahaf dükkanının bende tutku oluşturmasına neden olan. En kötü şeyleri bile güzel güzel anlatmasıydı belki de. Daha küçücük bir çocuk olan zeze’nin, felaketlerle dolu yaşamına ağlamak yerine gıpta etmemin sebebi de buydu belki. Yapamıyordum. Artık, o dükkandan başka bir yerde kitap okuyamıyordum. Mutsuz oluyordum. Kitaba dalıp gidemiyor, sevgilimi aldatıyormuşum hissine kapılıp soluğu orada alıyordum. Suç ve ceza’yı değil, oradaki suç ve ceza’yı seviyordum. Sefiller’i değil, oradakini. Orada olan, üstüne o dükkanın kokusu sinmiş olan insancıklar’ı. Anna karenina o dükkanda ağlıyorsa, o zaman onu. Feliks henriette’yi o dükkanda seviyorsa ve henriette o dükkanda ölüyorsa gerçekti aşkları.


 Birçok sahafa girip çıktım. Hepsinde o dükkana girdiğim ilk anda üstüme sinen sarhoşluğu bulmak istedim. Onlarda değil, artık kendiminkinde de bulamaz noktaya geldiğimde, gereğinden çok fazla şey öğrenmiş olduğumu fark ettim. Beni kimsenin kandıramaz, inandıramaz olduğu noktaya gelene dek durmamış olduğumu fark ettim. Aslında ortada, değişen hiçbir şey yok. Dükkan da, Hamza bey de, kitapların hepsi de yerli yerinde. Hala türk kahvesi, hala gül suyu, hala çiçek ve biraz da hastane koridoru kokuyor. Ama sarhoş etmiyor.


 Değişen bir şeyler varsa eğer, mutlaka bende var. Ömer Seyfettin’in hikayesindeki ev sahibesi gibi hissediyorum kendimi. Yüksek ökçelerle geziyorum evimde. Beni kandıramayacaklarından adım gibi emin olduğumdan, gelirken maskelerini takmaları için fırsat verecek kadar ses çıkarıyorum. Göreceğim şeyden korkmadan giriyorum mutfağa. Gördüğüme inanmış gibi yapıyorum. Hatta ne yalan söyleyeyim zamanla gerçekten inanmaya bile başladım…

5 yorum:

  1. çok güzel yazmışsın gerçekten yaşanmış mı ve böyle bir yer var mı,ya da böyle bir sahaf

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, beğendiğinize sevindim. Bu yazıyı üniversite son sınıfta yazmıştım. Yaratıcı Yazarlık dersi için. Hayatımızda iz bırakan bir kokuyu anlatmamız istenmişti. Yani gerçek ve evet böyle bir sahaf var.

      Sil
  2. Ne güzel duygularla anlatılmış bir sahaf dükkanı.Kıskanmamak elde değil.Öğle yaşam koşullarında sığınılacak en güzel yer ve ortam yaşadığın yerde böyle bir sahafın olması ne büyük bir şans bence

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, gerçekten bir şanstı benim için o dükkan. Teşekkür ederim, bu yazıyı yazdığım gün ilk sana okumuştum tüm yazılarım gibi :) Sonra sınıfa sunmuştum. Görüşlerin değerli. Sevgilerimle.

      Sil
  3. ''Geçmişi olan kitaplar her zaman daha değerliydi ve hep daha güzel kokarlardı.''

    YanıtlaSil