4 Eyl 2026

BİR LOKMA, BİR HIRKA, BİR YATAK

İnsan ömrünün büyük kısmını bir yerlere varmaya çalışarak geçiriyor. Oku. Bitir. Çalış. Kazan. Yüksel. Evlen. Ev al. Araba al. Gez. Gör. Tanın. Başar. Daha iyisini yap. Daha fazlasını kazan. Daha güzel görün. Daha sosyal ol. Daha çok insan tanı. Daha çok deneyim yaşa. Daha çok şey anlat. Daha çok şey göster.

Hep bir sonraki basamak. Bir basamağa çıkıldığında kimse “Tamam, sana yetiyorsa burada durabilirsin” demiyor. Hemen yenisi gösteriliyor.

Üniversiteyi bitirdin. Güzel. Peki kariyer? Kariyer yaptın. Peki yükselmek? Para kazandın. Peki daha fazlası? Evin var. Daha büyüğü? Araban var. Daha yenisi? Bir şey yazdın. Kaç kişi okudu? İnsanlar okudu. Kitap olacak mı? Kitap oldu. Kaç sattı?

Ne yapılırsa yapılsın, sistemin cümlesinin sonunda görünmez bir “peki sonra?” var.

Benim en başından beri anlamadığım şey de buydu: Ya bana yettiyse?

Bana Yetiyorsa Neden Devam Etmek Zorundayım?

Ben de üniversite bitirdim elhamdülillah. Ben de ehliyet aldım. Evlendim Allah’a şükür. Oğlum oldu. Hayatın içinde pek çok şey yaptım, yaşadım, öğrendim.

Ama bunların hepsini sürekli başka bir şeye çevirmek gerektiğini hiçbir zaman anlayamadım. Eğitim aldın; onu statüye çevirmelisin. Bir yeteneğin var; paraya çevirmelisin. Yazabiliyorsun; kitaba çevirmelisin. İnsanlarla iletişimin iyi; çevreye çevirmelisin. Güzelsen görünürlüğe çevirmelisin. Bir şey biliyorsan otoriteye çevirmelisin. Bir şey yapabiliyorsan mutlaka kullanmalısın.

Kimin için? Neden?

Sahip olduğumuz her şeyi son damlasına kadar dünyaya sunmak zorunda mıyız?

Daha fazlasını yapabilecek olmak, daha fazlasını yapmak zorunda olmak anlamına gelmiyor. Ben bana yettiği yerde durdum Allah’ın izniyle.

Mesele “Daha fazlasını elde edemezdim” değil. Daha fazlasını hayatımın şartı yapmadım. Arada çok büyük fark var.

Kullanışlı İnsan

Değerle kullanışlılık birbirine çok kolay karıştırılıyor.

Ne üretiyor? Ne kazandırıyor? Kime faydası var? Ne kadar çalışıyor? Nereye kadar yükseldi? Elindeki eğitimi ne yaptı? Yeteneğini ne yaptı? Vaktini ne yaptı?

Bütün bunların altında insanı sürekli bir çıktıya dönüştüren tuhaf bir bakış var. Artık yalnızca var olmak yetmiyor. Bir şey üretmek, bir yere yetişmek, birilerine hizmet etmek, sürekli gelişmek, potansiyeli gerçekleştirmek, görünür bir sonuç ortaya koymak gerekiyor.

Hatta dinlenmenin bile gerekçesi olmak zorunda: “Dinleniyorum çünkü yarın daha verimli çalışacağım.”

Hayır.

Dinlenmek sadece dinlenmek olabilir. Yemek yalnızca yenebilir. Çay yalnızca içilebilir. Denize yalnızca bakılabilir. Oturmak da başlı başına bir şeydir.

Her şey başka bir amaca hizmet etmek zorunda değil. İnsan da öyle.

Bir Dondurmanın Tadını Almak İçin Ne Kadar Yol Gitmek Gerekiyor?

Geçen gece bir film izlerken buna güldüm.

Adam kendini bulmak için yüzlerce kilometrelik bir yolculuğa çıkıyor. Yürüyor, yoruluyor, insanlarla tanışıyor, hayatı sorguluyor. Sonra bir yerde oturup dondurma yiyor ve sinemanın dili bize o küçücük anı neredeyse yeniden yaşamayı öğrenmiş gibi sunuyor.

Sabah evimde kahvaltımı yaparken düşündüm: Adam o kadar yol gidiyor, dondurmanın tadını yeni alıyor güya. Ben oturduğum yerde şükrediyorum.

Ama o yolcu. O kahraman. O kendini buluyor.

Ben yapınca? Tuhaf. Asosyal. Hayattan çekilmiş.

İşin komikliği burada.

Patikada yalnızlık = içsel yolculuk. Evde yalnızlık = asosyallik.

Yolda sade bir yemek = hayatın küçük güzelliklerini keşfetmek. Evde sade bir yemek = rutin.

Yabancılarla sofraya oturmak = insanlarla yeniden bağ kurmak. Kendi sakin hayatından memnun olmak = konfor alanından çıkamamak.

Aynı insanlık hâlleri, dekor değişince başka isimler alıyor.

Biz O Kadar Koştuk, Sen Nasıl Oturursun?

Bunun bazı insanları neden rahatsız ettiğini de anlıyorum.

Çünkü yıllarca aynı şey söylendi: Çalış ki bir şey ol. Bir şey ol ki saygı gör. Güzel görün ki beğenil. Sosyal ol ki sevildiğin belli olsun. Gez ki yaşadığın belli olsun. Başar ki değerli olduğun belli olsun. Anlat ki yaptığın görülsün.

Yıllar böyle geçiyor. Yarışılıyor, didiniliyor, kendini gösterme çabası sürüyor. Onay, alkış, takdir toplanıyor. Daha çok kazanılıyor, daha çok geziliyor, daha çok tanınıyor, daha çok şeye sahip olunuyor.

Sonra bütün bunların sonunda aranan şeyin ne olduğu fark ediliyor: Huzurla oturabilmek. Bir şeyi acele etmeden yiyebilmek. Kafanın rahat olması. Kendi hâlinden memnun olmak. Sevdiğin birkaç şeyin kıymetini bilmek. Kimseye kendini kanıtlamadan yaşayabilmek. Bir lokmanın tadını almak. Bir yatağa huzurla yatmak. Sevdiğin birkaç kişiyle yaşayabilmek. Sabah uyandığında kendi hayatından kaçmak istememek.

Bütün ömür bunlara ulaşmak için harcandıysa, bunların en başından beri mümkün olduğunu söyleyen biri elbette sinir bozucu gelebilir.

“Biz o kadar yarıştık. Sen nasıl yarışmadan oturabiliyorsun?”

İşte orada başarı tanımı çatlıyor.

Çünkü Bunun Skor Tabelası Yok

Dünyanın ölçebildiği şeyler kolay.

Kaç lira kazandın? Kaç ülke gezdin? Kaç takipçin var? Hangi unvanın var? Kaç kitabın var? Kaç kişi seni tanıyor? Evin kaç metrekare? Araban ne?

Bunların hepsinin sayısı var.

Ama “Sabah kahvaltımı ettim, şükrettim ve hayatımı yeterli buldum” cümlesinin skor tabelası yok.

Bu yüzden dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmıyormuşsun gibi görünebilirsin. Oysa yıllarca koşup ulaşılmak istenen yerlerden biri tam olarak şu olabilir:

Artık bir şey olmak zorunda değilim.

Bu cümle “Hiçbir şey yapmayacağım” demek değil. Çalışılır. Öğrenilir. Üretilir. Çocuğa bakılır. Sorumluluklar yerine getirilir. Gerektiğinde mücadele edilir, hak korunur.

Ama bütün bunların üzerine bir de dünyaya kendini kanıtlama mesaisi eklemek zorunda değilsin.

Eninde Sonunda Buldukları Şey

Hayatı sadeleştirmek için ne kadar karmaşık yollar kurulduğuna şaşırıyorum.

Kariyer yapılıyor. Para biriktiriliyor. Eşya alınıyor. Sonra eşyadan yorulup minimalizm öğreniliyor. Şehirde yıllarca koşturuluyor. Sonra sakin bir yere taşınmanın hayali kuruluyor. Her gün yüzlerce insanla temas ediliyor. Sonra sessizlik kampına gidiliyor. Telefonla hayat dolduruluyor. Sonra dijital detoks yapılıyor. Yıllarca “daha fazla” peşinde koşuluyor. Sonra “azla yaşama sanatı” keşfediliyor.

Eninde sonunda arayanların bulduğu cevap ne?

Bir lokma. Bir hırka. Bir yatak. Karnın doysun. Üşümeyesin. Başını koyacak güvenli bir yerin olsun. Sevdiğin insanlara zarar gelmesin. Vicdanın rahat olsun. Ve ağız tadıyla bir dondurma yiyebilesin.

Gerisinin büyük kısmını kendi zihnimizde büyütüyoruz.

Statüler. Gösteriler. Yarışlar. Kıyaslamalar. “Ben neyim?”ler. “Beni kim gördü?”ler. “Beni kim takdir etti?”ler. “Daha ne olabilirim?”ler. “Daha ne almalıyım?”lar.

İhtiyaç büyüdükçe hayat da büyüyor. Hayat büyüdükçe onu taşımak için daha fazla çalışmak gerekiyor. Daha fazla çalıştıkça huzur aranıyor. Sonra huzuru satın almak için yeniden çalışılıyor.

Dönüp dolaşıp başa geliniyor.

Şükür İnsanı Yarıştan Çıkarıyor

Şükür burada benim için yalnızca “Allah’a teşekkür etmek” cümlesinden ibaret değil.

Şükür gözü eğitiyor. Elindekini görmeyi öğretiyor. “Daha ne var?” sorusunun karşısına başka bir soru koyuyor:

“Bende ne var?”

Yemeğim var. Evim var. Yatağım var. Bugün nefes alıyorum. Bir bardak çayım var. Bir lokmanın tadını alabiliyorum. Allah var.

İhtiyaçla arzu burada birbirinden ayrılmaya başlıyor.

Nefs “daha” diyor. Dünya “daha” diyor. İnsanlar “daha” diyor. Şükür ise, “Bir bak bakalım, zaten ne kadar çok şeyin var” diyor.

Yarıştan çıkılabilen yer de burası.

Çünkü yarışın bitiş çizgisi yok.

Allah Varsa

Sonunda benim için mesele yine aynı yere geliyor.

Allah.

Kendini dünyaya ispatlamak zorunda hisseden kişi başkalarının gözünde yaşamaya devam ediyor.

Beni beğendiler mi? Başarılı buldular mı? Yeterince üretken miyim? Yeterince sosyal miyim? Hayatımı doğru mu yaşıyorum? Potansiyelimi kullandım mı? Bir iz bıraktım mı?

Allah’ın karşısında bunların sesi azalıyor.

Çünkü O’na özgeçmiş sunmuyorum. O’na kendimi pazarlamıyorum. O’nun beni fark etmesini sağlamaya çalışmıyorum.

O zaten biliyor.

Yaptığımı da biliyor. Yapmadığımı da. Gücümü de. Yorgunluğumu da. Niyetimi de. İçimi de.

Hayat orada başka türlü sadeleşiyor.

Hiçbir şeyim yok. Sen varsın.

Sen de zaten kuluna yetersin.

Bir lokma varsa şükür. Bir hırka varsa şükür. Bir yatak varsa şükür. Fazlası geldiyse ona da şükür. Gelmediyse hayat eksik değil.

Çünkü bütün ömrünü tüketip sonunda ulaşmaya çalıştığı huzuru Allah insana daha en başından başka bir yerde göstermiş:

Yeteni gör. Şükret. Dur. Ağız tadıyla ye. Ve hayatını sürekli dünyaya ispatlamaya çalışma.

Kimi bütün dünyayı dolaşıp bunu öğreniyor.

Ben oturduğum yerde öğrenebiliyorsam niye kalkayım?

Dondurmam eriyor.

 - Allah’ın Çiçeği Yazıyor - 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu blog, tartışma veya kişisel hesaplaşma alanı değildir.

Yazının diline, seviyesine ve sınırına riayet eden yorumlar yayımlanır.

Üstten konuşan, kişiliğe yönelen, yazının anlamını çarpıtan, sınırı aşan veya yalnızca rahatsız etmek amacı taşıyan yorumlar yayımlanmaz.

Yazıyla bağ kuramıyorsanız geçebilirsiniz. Her yazı herkese hitap etmek zorunda değildir.

- Allah'ın Çiçeği -