1 Kas 2014

"SEZEN"


Ablam… İlk acı kaybım. Okunmuş okunacak tüm kitapların en kadın kahramanı. Bir savaş prensesi.

Macerası yarıda başlayıp yarıda biten rüzgar sevdalısı kısraklar gibi bir şey. Aklımın saklı kutularında kilidi okyanusa fırlatılmış hatıralardan taşan inatçı harfler gibi bir şey. Harikalar diyarına gidip gidip eli boş dönen talihsiz çocuklar gibi daha ne diyeyim. 

Soğuğun başlattığı kıvılcımdan hep yangın halinde olan bir kuş yuvasının dişisi. Perdeleri anlamsızca hep kapalı. Çağrışımlarından kaçmak ne mümkün, yazgımız gibi. Ufkumuz gibi, hep başkalarının kurşunlayıp parçaladığı hep bizim birleştirdiğimiz göğümüz gibi. Kapalı. Karanlık yıkılmaz bir duvar gibi uzuyor önümüzde. Değiştirmek ne mümkün, yaklaşmak bile yasak çoğu kez. Bütün hüzünlere çıkış kapısına kadar eşlik edildiği halde hep onları içeride kendimizi dışarıda buluyor oluşumuz… Bir deli zaman tortusunda bir garip beyaz merakı işte.

Sezen… Ne kadın ama. Elinde toz bezleri düşlere dadanmış niyeyse. Saniyeler içinde kararması beyazlattığı her şeyin, umurunda değil. Ona ne ki herkes dağıtmaktan, yıkmaktan, vurmaktan hoşlanıyorsa? Ona ne tükenmiş, çürümüş yoz yüreklerden. O hep siler. Temizler. Beyazlatır. Hiç bıkmaz hiç yorulmaz. Yorulsa da bıkmaz bırakmaz. Yüreği beyaz anlayacağınız, sitemi bile ince. İsyanı mı? Hiç görmedim. Olsa dilsiz olurdu kesin.

Sezen… Uykunun en tatlı yerlerinde yarıda kesilmiş rüyaların sahibi. Nakış nakış ince ince ördüğü her şey gibi, ince ince örülmüş bir ruhun bekleyİŞÇİSİ. Tarafını seçmiş var gücüyle vuruşan karınca misali. Kimseye hiçbir şey için zorluklar çıkarmayan, herkese her şey için kolaylıklar bırakan bir peri, ne başında tacı var ne elinde değneği… Güzel hayaller kurmaya onun hakkı yok muydu? Tılsımlı, sihirli şeyler dilemeye Tanrı’dan? Yüreklice yanmaya kimi aşklarda filan… Sevmekten ağlamaya, yanmaktan tutuşmaya… O bilmez miydi çocuk olmayı sanki. Mızmızlanmayı? Payına düşeni tüketip daha çok istemeyi? Yıkıp dökmeyi? Hiç hatasızım. Vukuatsızım…

Görseniz dünyayı avuçlayıp işlesin diye eline veresiniz gelir. Olmaz ya hani olursa inceliklerden, güzelliklerden örülü bir küre bırakır ayaklarınıza. Olmaz ya hani olursa hileli bir futbol maçında gibi vurursunuz yine ayaklarınızla. Olmaz ya hani, olursa, darılmaz…

Vakitsiz büyüyen çocuğu küle dönmüş bir evin.  Külleri hep ayrı yönlere savrulan bir yangının arda kalanı. Çorak bir toprağa teliyle duvağıyla gelin olmadan önce, kokusunu ve dokunduğu her şeyde başlayan beyazlığı bırakmış oluşu hepsinden önemlisi… Ortak paydaya alınamayan bir denklemde mutlak bulunması gereken o bilinmeyen…

Ne kadın ama… Ne anne, ne insan, ne abla. Siyahın elleri uzun kolları güçlü, karanlığın niyeti temiz değil. Kardeşin kardeşi katli artık vacip, güzelliğe giden bütün yollar hıncahınç diken.

SEZEN!

Gelmesi bile mayıs sıkıntısı. Dolduğu nice şeyleri içine içine boşalıp yaşamaya kaldığı yerden devam edebilmek için dünyanın çilesini, çekmeye en doğrusu, gitmesi bile Haziran. Beşiğinde dert sallayan hayat bakışlı anne.  Bundan büyük devrim yok. Bundan öte savaş, kavga, başlangıç. Gagasıyla ilmek ilmek ördüğü bir yuvanın dişisi. Kanatları zalimce yorgun. Uykusunda bile eksik tamamlar. Diker, siler, onarır… Hiç kimsenin bilmediği bir coğrafyanın sen merkezinde kaderini yaşar usanmadan. Dünyamız, şu kirletmekte çok cömert davrandığımız, onun cenneti…

Kapıdan kapıya bir daha başlayan o bitimsiz umuduyla gördüğüm en şahane varlık. Odadan odaya her süzülmesinde bir daha yeni. Sofrasının görkeminden değil ellerinin hamaratlığından belli, yorgun. Saçları başka gözleri başka güzel. Adım adım hayata buyur eden teslimiyetiyle ne kadın ama. Ama ne kadın.

Unutuluşun çirkin sularına değil, anımsayışın berrak parıltısına düşen suretiyle ne mağrur. Ne kadar güzel olduğunu bilmediği için o kadar güzel. Sessiz ve konuşkan parmaklarıyla anlamlandırıyor kainatı hem de her sabah. Ve her akşam, içinde kaybolmak istediği deniz elinin kıyısında dururken, o sadece birkaç adım ötede çaresizce bekliyor. Ayakları hürmetkar, deniz davetkar, güneş tam karşısında. Güneş içinde… Güneşin ta kendisi o. 

Her gün ocağa, pişsin diye bıraktığın sıcak ev yemeğinin ve demini alsın diye beklenen tavşan kanı çayların... Benzetmelerimizin bile daha insancıl olduğu bir dünya tasarlayışının… Cümlelerimizde kavga, kan, savaş sözcüklerinin yer almadığı bir yaşamın ardındaki  ellerinin, gözlerinin, ayaklarının ve yüreğinin huzurunda düğme ilikliyorum. Ama, yine de, içinde olduğun her kavgayı zaferler kadar seviyorum. 

Kurutup çürüttüğümüz her şeyin karşısında yüreğin. Yüreğin ki mühürlü gülleri saklı yeşil bir bağın. 

Yüreğin ki çiseleyen yağmur naifliğinde...

4 yorum:

  1. Sevgili Fidan yine zevkle okudum,bu hüzünlü hikayeyi....Hep karamsar yazıyorsun...

    YanıtlaSil
  2. Yazdığımız her şey iç dünyamızı yansıtır sonuçta.İç dünyan çok duygu yüklü olduğ için yazılarına böyle yansıyordur.Herkesi yazması için bir şeyler tetiklemez mi zaten.

    YanıtlaSil
  3. Sezen Kaplan16 Ocak 2016 19:00

    Ayakları hürmetkar annem ve babam, deniz davetkar eşim ve çocuklarım, güneş tam karşımda içimi de ısıtır kardeşlerim gibi... Bana saygısını, sevgisini her "Abla" deyişinde gördüğüm senin gibi... Tabii ki bana ne herkes yakmaktan, yıkmaktan, vurmaktan hoşlanıyorsa... Ben sevdiklerimle kendime, yanına yaklaşılması bile güç olan bir duvar örer sonra arkasına girerim. Kilidi okyanuslara atılmış, gönül gözü açık o kalbe verseydiler bu dünyayı; avucumun içine verseydiler istemezdim ki. Ama bu güzel yazının her kelimesini, her cümlesini nakış nakış işleyesim geldi ipekten kumaşlara. Kalemine, yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok daha güzel kelimelere, cümlelere layıksın. Ben bu kadar anlatabildim ve beğenmene de çok sevindim. Senin güzel cümlelerin benimkileri gölgede bıraktı üstelik :) Seni seviyorum ablacım...

      Sil