26 Kas 2014

SADECE DUVAR


 Eğer benim gibi bir geri zekalı değilseniz, insanların değişmeyeceğini anlamışsınızdır. Eğer benim gibi bir geri zekalı iseniz, üstelik kafası ne yazık ki zehir gibi çalışan, her şeye basan, her şeyi kavrayan, çözen bir geri zekalıysanız, yani zayıflıklarınız varsa, yani bazı şeylerin asla olmayacağını bile bile ya olursa diye umut etmeye devam ederseniz, hep denersiniz. Hep denersiniz, hep aynı yıkımın bir doz fazlasıyla yıkılırsınız. Hep bir kez daha kesinlikle vazgeçersiniz. Ta ki bir sonraki denemeye dek…

 Bugün acımasız olma hakkımı kullanacağım. Üstesinden gelemediğim çok şey çok duygu var. Bunların üzerine bir toz zerresi konduğunda bile sendelemeye başlıyorum. Bu beni şimdiye kadar hiç daha iyiye götürmedi. Aksine, sırf aslında güçlü biri olduğum için her seferinde daha fazla sendeletti. Daha çok güç harcamama neden oldu. Kısaca, daha çok yoruldum ve daha çok bıktım. 

 Ben kendi ailesinin içinde ötekileştirilmiş biriyim. Evet bu acı bir gerçek. Ailesiyle ilgili meselelerini kendi içinde ne yazık ki hala kapatamamış eşşek kadar bir kadınım. Öz ailemin yorgunuyum ben. Öz ailemin kaçağı hatta. Kendim seçmediğim bir şekilde başka türlü düşünen, başka türlü isteyen, başka türlü olmaya çabalayan bir çocuk daha o zamanda bile. Doğduğum köye, eve, kalabalığa, kavgaya, hınca, geçimsizliğe, küfre inat hep bambaşka bir hayatı tırmalayan bir insan. 5 erkek 4 kız kardeşiz biz. Ben 8’im. Ailenin ekonomik durumu elverişli olmadığı için ilkokuldan sonra okula devam etme şansı elde eden ilk çocuk. Çok bahsettim bundan, deli gibi okur, yazar, ders çalışırdım. Tek isteğim ortasında durduğum araftan kurtulmaktı. Sevgi ile sevgisizlik, kavga ile huzur, aile olmakla olmamak arasında nokta kadar bir yer… Gerçekten bizi bir şeye benzetemezdim… Sürekli kavga halindeydik. Kardeşler, anne baba, çocuklarla ebeveynler. Hep kavga hep kavga hep kavga… Dün akşam ne yediğimi sorsan cevap veremem; ama o kavgaların her biri çivi gibi beynimde. Çoğunda, aksini düşünmüş olsalar da haksızlığa uğradığımdan belki…

 Neyi neresinden anlatayım bilmiyorum; ama diyorum ki anlatayım artık. Artık anlatayım; çünkü bir şekilde içimde koca bir dağ peyda oldu bu içe atmalardan. Saklamalardan, saklanmalardan, susmalardan… Çoğu kez haklı olup suçlanmalardan. Boşa yenen dayaklardan, beyaz bir hayat yaşamak isterken küfrü, kavgayı, nefreti, şiddeti, bencilliği ezberlemelerden…

 Okudum okudum; ama o okullar için ne bedeller ödedim bir bilseniz… “Sen okuyorsun, sen her gün okula gidiyorsun, arkadaşların var, geziyorsun, ablaların evde bütün gün, laf dinle, cevap verme onlara, kavga çıkarma…” daha neler neler. Ev üç oda bir salon, kızlar bir odada kalıyor erkekler bir odada. Ben nerede ders çalışacağım? Nerede çalışabilirim? Ancak zaman bulup kitabın defterin başına geçtiğimde odanın ışığı kapanacak diye kavga çıkaran, radyo dinleyen, şarkı söyleyen alkış tutan, kısacası beni neden gerçekten bilmiyorum ama öfkelendirmek, bana engel olmak için elinden geleni yapan iki ablam vardı. Salonun ışığını bile kapattırırlardı zorla. Buz gibi yerde mum ışığında ders çalıştığım çok olmuştur. Sessiz diye evin arkasındaki ahır bile cennetti benim için o derece… Bu ışık meselesine en büyük ablam el atmıştı da nefes alabilmiştim. “Sen ders çalışacağın zaman saat kaç olursa olsun beni uyandır. “demişti, unutmuyorum. Canım benim… İnanır mısınız, saat kaç olursa olsun, gece 2, 3, sabaha karşı 4,5 kaç olursa olsun bir kere bile “of” demeden dediğini yaptı ve ışığı kapatamasınlar diye benimle oturdu. Ona bir şey diyemezlerdi, büyüğümüzdü. Ablam dantelini örerdi, ben çay demler kitaplarıma gömülürdüm sonra. Okul benim için hayat demekti. Her şey demekti. İşte bu yüzden en ufak bir şeyde bile okulla korkutulurdum. Okuldan alırım, alıyorum, alacağım, almak üzereyim… Şimdi çocukları itekleye itekleye götürüyorlar okula. O zaman bile öyleydi. Benim içinse okuldan alınmadığım her yeni gün mucizeydi…

 Bir de abim vardı bir tek orada nefes almamı sağlayan. Bütün gün çalışır kazandığının gerektiğinde hepsini bana verirdi. Kitaplarımı, defterlerimi, eksiğimi gediğimi alırdı. Benimle gurur duyardı. Şimdi iki yabancı gibiyiz biliyorum ama bunu ben istemedim, ben seçmedim. Açıkçası şöyle bir bakıyordum da hayatımdaki neredeyse hiçbir şeyi ben seçmedim…Ben sadece yaşamak zorunda kaldıklarımı yaşadım. Bu yüzden, bir şey satın almam gerektiğinde seçemem. Girdiğim ilk yerde olur gibi görüneni alır kaçar gibi uzaklaşırım dükkandan. Ben seçmeyi bilmiyorum.

 Okulda öğretmenlerim överdi hep. Çok iyi yazdığımı, çok iyi okuduğumu, çok çalışkan olduğumu söylerlerdi. Sevinirdim. İyi bir şey zannederdim o zamanki aklımla. Bir şey olmuş gibi gelirdi. Başarmışım gibi. Başaracakmışım gibi. İyi arkadaşlarım vardı. Ama her gün bir dünyadan bir diğerine geçiyordum sanki. Ev başka köy başka, okul başka şehir başkaydı. İnsanlar başkaydı. Kime ve nereye benzemem gerektiğini bilmiyordum. Aslında iki tarafa da tam anlamıyla benzeyemiyordum. Yine arafta sıkışıp kalmıştım… Kendi kardeşlerinin arasına bile karışamamış biri nereye karışabilir ki? Hala, bugüne dek hala, henüz hiçbir yere ait olabilmişliğim yok.

 Üniversite sınavına hazırlık telaşı başladığında gerçekten çaresizdim. Beynim her gün birçok sesi bir arada duymaktan, ne yazık ki kendi sesim de dahil buna, yorulmuştu. Hiçbir sese katlanamıyordum. Hiçbir sese katlanamazken sırf beni engellemek için çıkarılan seslere nasıl katlanabilirdim bilmiyorum. Çok iyiydim, okuduğum her şeyi –sessiz bir ortamda okuyabilmişsem- bir çırpıda anlıyordum. Matematik oyun gibi geliyordu. Kelimelere zaten aşıktım. Paragrafları bitirmeden yan düşünce, temel düşünce ne var ne yok hepsini düşünebiliyordum. Bir de komşu adı verilen, sırf hasbelkader yan yana ev yapmışsınız diye komşu olduğunuz çirkef insanlar. Sabahın 8’inde gümbür gümbür müzik açar, gece 12’de kapatırlardı. Rica minnet fayda etmeyince en iyi yaptığım şeye başvurdum, kavga. İşe yaramadı tabii, daha kötü oldu üstelik. Bulduğum bir volkmeni kulağıma takıp bozuk bir radyo istasyonu bulup aynı seviyede çıkan o “hışşşşşşş” sesiyle ders çalıştığımı söylesem? Gülersiniz değil mi? Ama, çalıştım. Mecburdum çünkü. Seslerin birbirine karıştığı, kafamın içinde gümbürdediği bir sistemden daha katlanılır geliyordu bana. İşe yaradığını düşünüyordum.

 Gerçekten; ama gerçekten tek istediğim iyi bir üniversite kazanıp hayatıma bakmaktı. İyi bir üniversite kazandım, hem de sınavda yine coğrafyaya takılıp matematiği son yarım saate bıraktığımı fark edip matematikten yalnızca 27 net yapmama rağmen. Edebiyat benim için her şeydi, öğretmenlerimin de yönlendirmesiyle bu şehre geldim. Sonrası? Trajedinin geri kalanı resmen. Garip Bir Zafer’de anlattım gücümün yettiği kadarını.

 Okullar bitti. Ben de bittim. Ailemi kaybettim bu uğurda. Zaten beni hiç gerçek anlamda içine almayan; ama hep deneyip durduğum, karışmak istediğim ailemi. Her şeyi her duyguyu eksik yaşamışlığımla bir baktım ki kocaman bir insan olmuşum. Bir tek yaşamım var ve ben ondan sorumluyum. Zaten pek sevilmediğim, sahiplenilmediğim bir aileye diretmeyi bıraktım. Kendi yağımda kavruluyordum nasılsa. İyiysem de kötüysem de bundan ben sorumluydum. Mutlu muyum? Gerçekten bilmiyorum. Hele şimdi, kesinlikle bilmiyorum. Sakinsem, beynimi kemiren bir şeyler yoksa, huzurluysam yeter o bana.

 Ama, her defasında denedim. İnsan sevildiği, istendiği bir ailesi olsun istiyor çünkü. Yani, olan biten, burada ne kadar açık olacağım desem de anlatamadığım çok şeye rağmen ailesini istiyor. Her denediğimde de bir daha tosladım duvarlarına, bir daha itildim, bir daha bir daha bir daha…

 Bana hiç kimse, bu senin suçun demesin, küfrederim. Hem de ağız dolusu küfrederim öyle böyle değil. Ben artık eski ben değilim. Tahammülüm, sabrım, sükutum bitti. Sıfıra sıfır elde var sıfır. 

 Sözün özü, ruhum bu darbelere direnemiyor artık. Ben sizin düşmanınız değildim; ama öyle çok istediniz ki oldum. Öyle çok yalnız bıraktınız ve öyle gerekmediğiniz zamanlarda döndünüz ki anlamı yok. İçimde bir taş var. Yerinden oynatamıyorum. Kalbimin ışık alacağı yerin hemen üstünde bu taş. Olmuyor ama. Santim kıpırdamıyor. Bende size ışık yok…

 Bir daha denemeyeceğim. İstemeyeceğim. Yanlıştan yanlışa sürüklenmeme neden olan, beni sevmeyen, beni içine almayan, beni daima sorunlu bir kişilik olarak gören, sorunların kaynağına inmeden yaftalayan insanları ailem diye sevemiyorum. Sevsem de, sürdüremiyorum; çünkü tıpkı geçmişteki gibi bir yığın sevgisizlik, bir yığın anlayışsızlık, bir yığın yetemeyiş görüyorum. Ve bir duvar görüyorum. O duvara toslamaktan usandım.


 Bu yazıya başlamadan önce, ağır ve keskin bir hayal kırığının altında debelenirken, yanında hüngür hüngür ağlayan çocuğunu bırakıp telefonda beni teskin eden, güldüren arkadaşım… Yıldız’ım… Kardeşim… İyi bir şeyler yapmışım demek ki, hala yanımda, hala arkadaşım olacak kadar sabırlısın… İyi ki öylesin. Hayattaki yegane iki doğrumdan birisin. Canımsın…

4 yorum:

  1. hep de yanında olacağım bitanem, seni çok seviyorum

    YanıtlaSil
  2. İnsanı hayatta galiba en çok ailesi kırıyor, karşılarındakinin incinen duyguları olan bir birey gibi görmek yerine, ona üzerinde her hakka sahip oldukları bir şeymiş gibi davranıyorlar :((

    YanıtlaSil
  3. Şu çatıları kaldırsan neler çıkar neler! Olsun, yaşanan yaşanmış artık, üç kuruşluk dünyada nasış mutlu isen öyle yaşa, nerede mutlu isen orada kal derim. Yaşadıklarına insan olarak çok üzüldüm!

    YanıtlaSil
  4. Ne demek, rica ederim, acısıyla tatlısıyla hayat bu :)

    YanıtlaSil