27 Eki 2014

TÖHMET ALTINDAKİ ŞEHİR


Köşe başındaki simitçi insanın iştahını kaçıran tiz sesiyle “Çıtıırr!” diye bağırmaya başlayınca en sıradan sayılabilecek bir güne uyanmıştım. Kuzeyden esen ince yel, ruhumu bir anne eli gibi hafif dokunuşlarla seviyor, eteklerimde oynaşan çer çöp pek hoş olmayan kokusunu bütün evlere kardeşçe dağıtıyordu. Sokaklarım ıslak, yollarım çamurluydu hala. Bense kurumaya yüz tutan yamaçlarıma bakıp bu halimle nasıl da zarif göründüğümü düşünüyordum.
 Yağmur bana yakışıyordu.
Yarım bıraktığım uykuma geri dönmek istemediğim için usulca silkindim. Havada uçuşan nisyan tozlarına bakarken tepemde boydan boya beliren gökkuşağını fark ettim. Vücudumda asırlar öncesinden kalma zafer kalıntılarıyla beraber varlığını her gün daha da hissettiren aç çırpınışlar yaşıyordu. Martı çığlıklarıyla haşır neşir olmuş kulaklarım büyük aşkların türküsüne nicedir aşinaydı.
 Sol yanıma baktım. Güneş doğmuştu çoktan. Bütün ışıklar benim yüzümü güldürebilmek için uğraşıyordu. Mutlu değildim evet. Koynumda bir yılanlar zinciriyle beraber kahpeliğin kıyısında çürümeye terk edilmiş bir kulübeye benziyordum. Tarihin padişahı bendim; ama bitleri etrafa yayılan itlerle koşuşturan parmak kadar bebelerin yazgısını değiştiremiyordum.
 Bana bu kara bulutlarla çepeçevre sarılmış fena düşünceler, işte o pazartesi akşamından kaldı zaten.
 Sisliydim. Yağmurluydum. Çehreme kazınan karanlık beni de ürkütmeye başlamıştı. Fethedilmiş ve terk edilmiştim; ama yine de en güzel şarkı benim eteklerime yazılmıştı.
 Güzelliğinde henüz kirlenmemiş bir çocuğun beyazlığı, tazeliğinde ilk çiğ tanesinin kalbe dokunan umut dağılışı, ruhumu kemiren kuşkulardan azade, avucundaki kağıt parayı sımsıkı tutuyordu. İnanın bana, zalim avcıyı çıldırtan böyle şahane adımlarla ancak bir ceylan sekebilirdi.
 Bir okyanusu andıran uzun saçlarını her savuruşunda tenimin duvarlarını yerle bir eden iç kıpırdanışlarımı biri duyacak diye ödüm kopardı. Güzeldi işte. Geçtiği her yeri kasıp kavuran hızına erişilmez bir fırtına gibi güzeldi.
 O kasvetli hava sarmıştı her yanı. Kara bulutlar ağlamakla ağlamamak arası bir hüznün esiri, semada tespih taneleri gibi sıralanmış, alt dudağı sarkık bir çocuk edasıyla yağmur damlalarının yere düşmesini seyrediyordu. İnsanoğlunun ayak bastığı topraklarda, insanlıkla kirlenen sular, mermi hızıyla yokuş aşağı süzülüyor, asfalt bu davetkar; fakat tehlikeli görünümüyle fazlaca kırmızı bir kadın dudağını andırıyordu.
 Ben ne yana bakarsam bakayım onu görmeye mahkumdum. Bende büyüyüp serpilen en nadide çiçekti  o…
 Çamurlu ayakları ve hiç yitirmediği taze bahar kokusuyla bakkala girdiği vakit, diri vücuduna saplanıp kalan iştahlı bakışlardan nefret ettim. Bana yağmur yağıyordu. Belki de hayatın herkesi teğet geçtiği kör bir akşam vaktinde yağmaması gerekiyordu; ama yağıyordu işte.
 İş miydi bu şimdi? Ersiz, başsız kalmışlığın acısı ve bu önüne geçilmez yalnızlık duygusuyla yağmurlu bir pazartesi akşamı ekmek almaya çıkmak… Bunda bir yanlışlık olmalıydı.
-Hoş geldin sultanım! derken otuz iki dişini birden gösteren Hacı Süha şerefli mazime damlayan çıkmaz bir leke gibiydi. Uçlarına ayran bulaşmış bıyıklarıyla, üstü karalanmış bir küfür cümlesini andırıyordu. Tükürdüm o bıyıklara içimden. Gülsüm her zamanki tatlı tebessümüyle baktı karşısındakine. Ama o an “Bu kim?” deseniz bilmezdi herhalde. İnsana insan olduğu için böyle tatlı bakardı o. Ekmeğini alıp kapıdan çıktığı zaman da arkasındaki aç köpeklerin arsız uluyuşlarından hiç haberi olmazdı.
 Yüzünde, karşısında düğme iliklenecek bir geçmişin mağrur bakışları okunuyordu. Alnı hassas yüreğinin çılgın atışlarına karşı koyamamış gibi düşünceli bir sessizliğe bürünmüştü sanki. Kaşları, en mutlu olduğu anlarda bile tebessümünü ört bas eden bir ifadeyle çatılıp kalmıştı alnına. Şakakları hain parlayışlarla yılların geçişini hatırlatan tek tük aklarla süslenmişti.
 Bütün bu detayın içinde ise dudakları tarifi mümkün olmayan bir asaletle bana bile meydan okuyordu.
 Dudakları… Ah o dudakları…
Yüzünde bir günah gibi duruyordu. Bana yağmur yağıyordu. Biliyordum, yağmur bana yakışıyordu. Ama,  yağmakla bitecek gibi de değildi. Öyle büyük öyle sonsuzdu ki içinde çığrından çıkmış keder, insana hükmeden amirane bakışlarıyla kaçınılmaz bir idam gibi görünüyordu.
Zaten en iyisi bir an önce eve dönmekti.
 Adımlarını sıklaştırdı Gülsüm. Ondaki yaşama gücünü yağmur bile hissetmişti de, beni darmaduman ederken onun saçının teline bile değmemişti. Güzeldi. Verimsiz topraklara bakıp içlendiği zaman sanki her taraf yeşillenecekti. Sanki yeniden sevdalanıp ağlayacak olsa bütün aşıklar kavuşacaktı. Ölüm öldürmeyecekti sanki o nefes aldığı sürece…
 Anahtarı kilitte iki kez döndürdü. Kapıyı açtı. İçeriye yağmur kokusu dolmuştu. Bu kokuyu seviyordu…
 Ben topraksız ve ağaçsızdım. Evlerle, yollarla, iş hanlarıyla, sahte ışıklarla çepeçevre kuşatılmıştım. Yağmur kokusu ise Gülsüm’ü bilmediği, görmediği başka bir yerlere, yeşil ve sonsuz diyarlara götürüyordu. Kalbi mevsimsiz bir rüzgar gibi dağınık belki biraz da hırçın, vurup duruyordu içinin şeffaf bayırlarına. Dikkatle bakacak olsanız onda sönmek bilmeyen bir ateşin yağmur  damlalarıyla ıslanıp daha şiddetli parladığını görebilirdiniz. Kendinden korkmasa gözlerinden yanaklarına süzülen gözyaşlarına dokunacak hatta belki onları silecekti. Tereddütler içinde yürüdü aynaya doğru. Başı öne eğikti. Sanki azıcık cesaret edip aynaya baksa devirdiği acıların sitemli suretiyle yüz yüze gelecekti. Sanki suskunlaştığı bütün saatler, savurduğu kahkahalar, önünde eğilmediği acılar ve bitimsiz yalnızlığı bir araya gelip onu durmaksızın korkutacak bir canavara dönüşecekti.
 Kahretsin! Kahretsin ki zordu direnmek bir başına hele de yol adım başı uçurumken…
 Aynaya bakamadı. Derin bir nefes alıp düşündü. Dışarıda olabildiğince hızlı adımlarla kimseciklerin nereye olduğunu bilmediği bir yolculuk sürüp gidiyordu. Zaman rüzgar kanatlarıyla çılgına dönmüş semada, ardına bile bakmadan yürüyordu.  Zaman bütün insanlara sahte de olsa kahkahalar bırakmıştı. Küçük de olsa umutlar, eski de olsa aşklar bırakmıştı giderken.
 Gülsüm’e ve bana kalan yağmurdu.
 Bahçe kapısının sağında heybetle göğe uzayan ağaçtan tutun da Sarhoş Arif’in çamaşırcı karısına kadar her şey ve herkes onun güzelliğinin sihrine kapılmıştı. Kocası öleli neredeyse iki yıl oluyordu; ama ben şahittim.
 Gülsüm gençliğin ve güzelliğin bütün karşı konmaz şehvetine rağmen bir bakireden farksızdı. Gülsüm temizdi.
 Üşümüş, ürpermiş gövdesiyle yatağa uzandı. Alnında kutsal bir ateş gibi yanıyordu dünya. Yanıp yanıp küllerinden doğuyordu bir daha. Hücrelerini çaresi olmayan bir illet gibi kasıp kavuran dert gözlerine derin uykuları da haram etmişti.
-Ya şimdi ne yapacağım? dedi kendine. Bu gereksiz sorudaki her bir harfin dağılıp başka yönlere gidişini seyretti. Harfler bir başına kalınca o kadar anlamsızdı ki… Hüzünlü titreyişlerle üstüme çöken karanlık, soylu bekleyişime inat bu denli erkenciydi. Bana hala yağmur yağıyordu. Gittikçe şiddetini arttıran damlalar dokunulmazlığımı umursamayan kiralık katiller gibiydi. Satılmış elleri ve haysiyetsiz parmakları sırtıma sırtıma sivri bir hançer ya da kalbimin tam ortasına kör kurşunlar saplamak için her an hazırdı.
 Akşam üstüydü. Yoksulluğuna yaslanıp korkulardan yapılmış evinde tavşan uykusuna yatan o güzel kadını seviyordum. Yalan değil. Ne yana bakarsam bakayım onu görmeye mahkumdum. İşte bu yüzden çirkefinden haberdar olmayan küflü ellerle onlar aşkın bekaretini kirlettiği vakit ben şahit olmalıydım. İnanın haklısınız. Ağlıyordum da. Gördüm sanıyorsunuz, oysaki görmedim. Gülsüm uykudaydı. Gözlerini tabut gibi örten nazlı kirpikleri nemliydi biraz. Düzenli aralıklarla işleyen nefesi içimi ürpertiyordu. Soluk alışverişi bile hayallere düşürecek kadar dişiydi. Bundan sonra tek hatırladığım gök gürültüsü gibi kulağımda patlayan o çirkin ses. Belki kapıyı tekmelediler, belki camı kırdılar, belki sarhoştular belki değildiler bilmiyorum. Görmedim işte. Görmedim diyorum anlamıyor musunuz? Ben o sıra kırık kanadını sürüyerek caddenin karşısına geçmeye çalışan serçeciğe bakıyordum.  Yarı yolda pat diye düşüverse üstüne kapanacaktım. Hem sonra arı kovanı gibi işleyen akşam trafiğindeydi kulaklarım. Üşümüştüm. Çok ıslanmıştım. Kendime bir hırka arıyordum. Kötü kokmaya başlamıştım. Yenilenmeliydim…
 Görmedim yemin ederim. Ona bakmak aklıma geldiği zaman ipin ucunda çamaşır gibi sallanan cansız vücuduyla karşılaşacağımı bilemezdim ki. Hırpalanmış, örselenmiş, yarı çıplak vücuduyla…
 Gülsüm’ü kirletmişlerdi. Benim bile günden güne azalan namus inancıma tokat gibi inen el değmemişliğini  zorla, ayıpla kirletmişlerdi. Kimler mi? Bilmiyorum. Görmedim. Tebessümü dudağının kenarına kıvrılıp kalmıştı evsiz bir kedi gibi. Ölüm bile silememişti onu.
 Yaşamak mı? Hayır. Kirletilen vücudunun asla arınmayacağını bilerek giremezdi banyoya. Rüyada bile olsa çıkamazdı karşısına sevdiği ve yitirdiği adamın. Yüzüne bakamazdı. İnanın ki görmedim. Süha mı? Hayır, bilmiyorum. Gölgelerini bile görmedim. Belki… Kim bilir… Arif? Yok, olamaz. Yani  gerçekten de görmedim. Ahmet, Yaşar, Muhlis… Artık ne fark eder ki… Gülsüm’ü kirlettiler. Gülsüm kendini temizledi.
 İşte bu fena düşünceler o pazartesi akşamından kaldı. Sisliydim. Yağmurluydum. Çehreme kazınan karanlık beni de ürkütmeye başlamıştı. Fethedilmiş ve terk edilmiştim. Ama yine de en güzel şiir benim yağmur kokan yamaçlarıma söylenmişti.
 Neden mi? Sevdiğim kadını yitirmiştim. Gözlerimin en sevdiği oyuncağı yitirmiştim. Bende büyüyüp serpilen en güzel çiçeği yitirmiştim.
 Onun için ağlıyordum.

BEN, İSTANBUL.
ZAMANIN SAYGINLIĞINI YİTİRDİĞİ BÖYLE VAHŞET AKŞAMLARINDA , ÖLÜMÜN KOL GEZDİĞİ DEV KALELERİMLE  SIĞINMASI MUHTELİF BİR UYKUNUN DEHLİZLERİNDEYDİM.

KATİLLER UMARSIZ ADIMLARLA SOKAKLARIMDA GEZİNDİĞİNDEN, TÖHMET ALTINDA KALMAMAK İÇİN DAHA FAZLA KONUŞMAYI REDDEDİYORUM…

3 yorum:

  1. Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz her şey böyle katledilmeye mahkum mu? :((

    YanıtlaSil
  2. Zevkle okudum.çok güzel,kalemine sağlık,hüzünlendim de biraz tabii..

    YanıtlaSil
  3. ne güzel yazmışsın uzaklara dalmama sebep oldu ellerine sağlık

    YanıtlaSil