15 Ara 2016

HİÇ SORGULADIN MI?




Lisedeyken her şeyi anlamlandırmaya, çözmeye çalışan bir gençtim. Çok soru sorar, çok irdelerdim. Din Kültürü dersinde de birçok şey soruyor, deyim yerindeyse öğretmenimi bunaltıyordum.
Sonra bir gün öğretmenim bana bir Kuran hediye etti. Okumamı ve sormak istediğim her şeyi gelip ona sorabileceğimi söyledi. Her gece, bazen derslerimden ödün verip okumaya başladım. Okudukça sorular çığ gibi büyüyordu kafamda. Bu neden, şu nasıl, o ne zaman, beriki ne demek... Öğretmenim her gün teneffüslerde, öğle aralarında, bazen de okul çıkışlarında bana din eğitimi vermeye başlamıştı. "Ben neden bu konuları bu kadar çok kurcalıyorum? Dinden mi çıkıyorum yoksa?" dediğimde gülerek, aksine mertebemin arttığını söylemişti. Ona göre ne kadar çok sorar ve aldığım yanıtlarla ne kadar çok tatmin olursam, o kadar yükseliyordum.
Küçük bir sofu olup çıkmıştım diyebilirim. Namaz kılmaya ve bir arkadaşımdan Kuran'ın Arapçasını öğrenmeye başlamıştım. İslam Tarihi'ni, peygamberlerin ve halifelerin hayatlarını, din hakkında yazılmış ne bulduysam hepsini okuyordum. Kendimi araştırıyor, irdeliyor zannederken gençliğin toyluğu nedeniyle olsa gerek gözden kaçırdığım bir şey vardı: Ben zaten çoktan inanmış, bağlanmış olduğum şeyleri okuyordum aslında. Okumadan önce inanmıştım daha doğrusu hepsine. Şaşırmaya, ağlamaya, hayran olmaya hazır bir şekilde geçiyordum sayfaları. Ve hep tek taraflı okuyordum... Seveceğim, sevmeyeceğim, uzak veya yakın duracağım, yapacağım yapmayacağım, hatta düşüneceğim ve inanacağım her şey okuduklarımda yazıyordu. Ben de bir asker gibi bunları uygulaması gereken biriydim sadece.
Bir gün öğretmenim 'çok dindar, dinine tam anlamıyla bağlı" bir kadınla tanışmamı ve yaşantısını görmemi istedi. Bana verdiği adrese gittim. İçimdeki coşku, merak daha kapı açılır açılmaz söndü. Kapıyı açan kadın tepeden tırnağa siyah çarşaf içindeydi ve sadece gözleri görünüyordu. İçeri girdim. Tanıştık. Bana meyve ikram ettiler. Görebildiğim tek şey simsiyah çarşaf içinde bir anne ve kız, dünyadan soyutlanmış şekilde yemek, içmek ve ibadet etmek üzerine kurulu bir düzendi. Onlarla hiçbir fikir alışverişinde bulunamadım ve orada benim içimdekine benzer bir sıcaklık ve yakınlık duyamadım. Okuyup öğrenmekle geçen onca zaman içinde, başka düşünceler ve inanışlar da olduğuna, olması gerektiğine dair tek kıvılcım içimde o gün o evde yanmış ve kapıdan çıkar çıkmaz da sönmüştü. Yanılıyordum, ben yetersizdim, bu kadar inanmış insanlar yanlış yapıyor değildi ya. Yine de içimden bir ses "Ne yani, ben onca düşüneyim, okuyayım, üretmeye hazır taptaze bir beynim, capcanlı bir merakım, kalbimde saf bir iyilik olsun; ama beni inancın zirvesi diye kara çarşaf içinde bir eve kapatsınlar ve sanki hiçbir konuda hiçbir düşüncem veya becerim yokmuş gibi sadece yiyip içip namaz kılayım? Bu mudur?" diyordu. O sesi bastırdım. Düşünüyorum da, o sesi ben değil, zaten dini fazlasıyla kurcalıyorsun bir de inanmamazlık mı edeceksin diyen, daha doğar doğmaz anlamsızca içime oturan veya bırakılan 'korku' bastırmış...
Tabii bundan öğretmenime söz etmedim. Çünkü, beni oraya, o kadınlara hayran olacağıma, o 'mertebeye' erişmek isteyeceğime öyle inanarak göndermişti ki... Soruyu ve konuyu kendi içimde susturup kapattım gitti.
Sonra hayat koşuşturmacası içinde bu konulara pek eğilemedim; ama zaten lisede o kadar çok okumuştum ki artık tam bir sarsılmaz 'mümine' olduğumu düşünüyordum. Şeytan da kimdi peh... Gelecekmiş de aklımı çelecekmiş de... Yoldan çıkaracakmış da... Mümkün değildi. 
Tabii ki değildi; çünkü zaten düşünmeden benimsemiştim ve belli ki artık düşünmeye hiç niyetim yoktu. Zaten her şeye inanıyordum, zaten daha baştan sorgusuz sualsiz inandığım her şeyi satır satır okumuştum.
Ta ki yaklaşık 2 yıl önce sosyal medyada bir paylaşım görene kadar. "Hiç sorguladın mı? HİÇ SORGULADIN MI? Sorgulamadın mı? Aferin. Mutluluğun daim olsun."
Büyük puntoyla yazılan hiç sorguladın mı'ya "Hayır..." demekten kendimi alamadım. Hiç sorgulamamıştım ben... Birileri bir şeyler yazmış, bir şeyler anlatmış, ben okumuş dinlemiş ve bunları benimsemeye zaten hazır bir bilinçaltıyla 'başka şeylerden söz eden' herhangi bir şey okumaya ya da herhangi birini dinlemeye gerek duymamıştım. Tabii buna sorgulamak denmiyordu...
Her fırsatta zekasına, algı kabiliyetine vurgu yapan ben, SORGULAMIYORDUM. Başkalarının inançlarını, düşüncelerini, kutsallarını, kurallarını almış, acaba kendi aklım buna ne diyor diye düşünmeksizin üstelik tüm bunların benim tercihim olduğuna gayet ikna olmuş bir şekilde yaşayıp gidiyordum.
Ve neden lisedeyken iki kere baştan sona okuduğum Kuran'ı elime alıp okumaya çekiniyordum artık? Çünkü, büyümüş, olgunlaşmış, daha fazla ve daha ciddi, hatta daha doğru sorular soracak noktaya gelmiştim. Geçen yıllar içinde zaman zaman "Öylesi bir kudret senin saçınla, kılınla mı uğraşır sanıyorsun?" "Öylesi bir kudret insanı yaratıp birbirini öldürmeyi mi emreder sanıyorsun? "Öylesi bir kudret sana öylesi muazzam bir akıl vermişken senin o aklı kullanmamanı mı ister sanıyorsun?" türevi sorular zihnimi meşgul etse de, 'dinden çıkarım' korkusuyla hepsini kafamdan kovmuştum. Bu şekilde, HİÇ SORGULADIN MI? Sorgulamadın mı? Aferin." sözleri kafamda yankılanarak yaklaşık 2 yıl geçirdim. Aferin. Aklım var, kafam çalışır, zekiyim; ama HİÇ SORGULAMADIM. Ne kadar da kafası çalışan birine yakışır bir davranış...
Bunları düşünmediğimi zannederken aslında hep yaptığım gibi kendimi için için sert bir yüzleşmeye hazırlıyor, sorgulayan bir insanla, hiç sorgulamayan bir insanın bambaşka şeylerle karşılaşacağını kendime telkin ediyordum. Bu esnada belki bu yüzleşmeyi gerçekleştirme ihtiyacından kurtulurum diye Kuran okudum. Okuyamadım daha doğrusu. Çünkü, tahmin ettiğim üzere artık çok daha derin düşünüyor, çok daha ciddi ve daha 'doğru' sorular soruyordum. Üstelik bir başkasının cevaplarıyla tatmin olamayacak kadar aklımın farkındaydım. Tüm bu sorulara benim cevap vermem gerekiyordu. Gerçekten inanan ben miydim? Yoksa bütün hayatım ezberlenmiş, öğrenilmiş bir inanç -ki buna inanç denemez- çerçevesinde mi geçmekteydi? Bunu anlamalıydım.
Artık başka sesler duymanın, başka şeyler okumanın zamanı gelmişti üstelik. Hep aynı düşünceyi farklı kaynaklarda ve şekillerde olsa da okumak, beynimi tembelleştirmekten başka bir şey yapmıyordu. "Öylesi bir kudret bunu ister miydi?" Sanmıyordum.
Karşılaştırmalı okuma metoduyla okumaya koyuldum. Okurken bir yandan da "Peki ben ne düşünüyorum? Aklım hangisini kabul ediyor? Hangisi bana doğru geliyor? Benim fikrim ne?" diye soruyordum kendime. Dahası en başından 'Kutsal bir kitap okuyorsun, dikkat et!" düşüncesi, okuduğum şeyin içeriğine, anlamına adapte olmamı önlüyordu. Yani ben Kuran'ı korku, inanç, sinmişlik, çıkışsızlık, başka seçeneğin yok'luk, dinden çıkarsın haa'lık vesaire içinde değerlendirmiştim hep. Bu defa bu cümlelere kutsal bir metinmiş gibi değil, hep okuduğum ve anlamaya, kavramaya çalıştığım kitaplardan biriymiş gibi bakacağım, dedim. Öyle de yaptım.
Ve Kuran bana inandığım o sonsuz kudretin, sonsuz sevgi dolu ve sonsuz şefkatli varlığın, Yüce Yaratıcı'nın sözleri gibi gelmedi. İçinde tehditler, insani hırslar, öfke, kin hatta intikam duygusu gördüm. Benim bütün kalbimle bağlı olduğum (öğretilmiş ismiyle) Allah'a bir türlü konduramadığım, daha çok benim gibi aciz insanlara ait şeyler... Cinsiyeti olmayan Yüce Yaratıcı'nın erkekle eşit yarattığı kadından 'eril bir dille' yani erkekçe söz etmesi gibi... Burada cümle cümle anlatamayacağım elbette, zaten ilgilenen biri kitaplardan, internetten sınırsız bilgiye, kaynağa ve farklı görüşe, sorulara cevaplara filan ulaşabilir. Aslında buna da gerek yok, bir Kuran meali alıp okumaya başlayabilir ve okuduğu her şeyi akıl süzgecinden geçirebilir. Benim amacım ders vermek veya almak değil. İleride dönüp okuduğum zaman, geçirdiğim düşünsel değişime tanıklık etmek. 
Ben sadece inancımı 'kendi aklımla, kendi mantığımla' şekillendirme yoluna gittim ve bu yazıyı da sadece kendim için, bu hassas, kırgın biraz da kızgın zamanda içimi dökmek için yazıyorum. (Kızgın; çünkü var oluşunu anlamlandırmaya çalışan bir genci direkt bir fikre yönlendirmek yerine, ona okuyarak, düşünerek, karşılaştırarak dahası 'zaman içinde' kendi inancının ne olduğuna karar vermesi öğütlenebilirdi. Kızgın; çünkü neden daha önce hiç sorgulamadım... Kızgın; çünkü biliyorsunuz işte... Toplum...)
Okudukça ve üzerine kafa yordukça, kendi aklımı, kalbimi dinledikçe gerçekten neyi doğru bulduğumu, gerçekten neye inandığımı buldum... Dedim ki:
- Bir öğretmen öğrencisini sınava tabii tutarken önüne, doğru olduğunu iddia ettiği cevapları koyup "Ya bunları yazarsın ya da sınıfta kalırsın." derse ona sınav denemez.
- Yüce Yaratıcı kitaplar göndererek varlığını 'apaçık' ortaya koyup inanç konusunu 'imtihan ettiğini' söyleyecek  kadar mantıksız olamaz. 
- Varlığını evrene, insana, canlı cansız her şeye zaten yaymış. Bizden de bunun farkına varıp kendisini  bulmamızı bekliyor. Buna rağmen her türlü istismara açık aracılara ihtiyaç duymuş olamaz.
- O sonsuz kudretin, sonsuz merhametin, eşsiz varlığın bir kitapla idrak edilmesini beklemek ve bizzat kendisinin o kadarcık şeyle anlaşılmayı beklediğini düşünmek saygısızlık. Kitaba bakmak yerine esere bakmak daha mantıklı. Evrene, dünyaya, yaratılmışlara, insana, doğaya... 
- O'nu fark edip etmeyeceğimi, O'na inanıp inanmayacağımı sınayacak olan Yaratıcı'nın benim saçımla kılımla uğraşacağını, beni tıpkı benim gibi yarattığı, bir akıl, bir kalp, bir beyin vb verdiği erkeğin tabiri caizse hizmetine bırakacağını düşünmüyorum. Yaratıcı adildir, İNSAN yaratmıştır ve insan imtihanını eşit koşullar altında vermelidir. Ben aklımın, kalbimin, düşüncemin, tanıklığımın, hürriyetimin, kısacası varlığımın erkek insandan zerrece daha az, daha değersiz olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, inandığım Yaratıcı'nın adaletine güvenim tam.
- Ben insan halimle birine "Şuna inanman gerek, inanmazsan seni yakacağım." diyemezken Yaratıcı'nın bunu söylemiş olacağına inanmam imkansız. Ben O'ndan daha mı üstünüm? Daha mı merhametliyim? Elbette hayır. 
- Bana verdiği aklı fazlasıyla tatmin edici buluyorum. Bunu bana verdiyse düşünmemi ve kendi sonuçlarıma varmamı istiyor demektir. Düşünmemi  istiyorsa bana kurallar, yasaklar ve emirler göndermez. Yasak olduğu için mi yapmamamı tercih eder yoksa yarattığı akıl, kalp ve vicdan kullanılarak o sonuca varacağım için mi? İkincisi.
- Mühleti inanmayanlara bir şans bir fırsat olarak, belki inanırlar diye verdiğine göre, tutup da kimseye inanmayanları öldürün demez. Hatta kalbimde ve aklımda taşıdığım Yaratıcı 'Öldürün.' demez. Sebep ne olursa olsun.
- Beni yaratıp başıboş bırakmış değil. Kalp vermiş, akıl, düşünme kabiliyeti, vicdan, algı, sezgi, iyi ile kötüyü ayırt etme yetisi... Bunları kendime ben koymadım, O dizayn etti. Nasıl başıboş bırakmış olabilir ki.
- Ortaya atılan bütün dinlerin, kitapların, sözlerin, şunun bunun tek amacı Yaratıcı'ya inanmak, O'nu tanımak ve sevmek değil mi? Öyleyse kişiye bunu ne şekilde yapacağını dayatmak mantıksız ve O'nun yapacağı bir şey değil. 
- Korkuyu O vermiyor. Korkunun kaynağı kesinlikle O değil. Korkunun kaynağı dinler, kitaplar ve kişiler. Onların söyledikleri. Onları aradan çıkardığım zaman Yaratıcı'dan korkmak bir yana, O'nunla daha yakın olduğumu ve O'na tamamen sevgi bağıyla bağlandığımı gördüm. Aramızda hiçbir şey ve hiç kimse kalmadı.
- O'nun yarattıklarını yeterince ikna edici buluyorum zaten. Kainata bakınca gördüklerim bütün kitaplardan ve bütün kişilerden daha ikna edici. Bütün bunları yaratan sonsuz kudret, insanlara 'Ben varım ona göre.' demeye tenezzül etmez. Çünkü yarattıkları ve çünkü seni donattığı nitelikler kusursuz. 
- 'Ben varım, şunları al ve yay. Uymayanı öldür.' mü? Verdiği kalp, akıl, mantık, algı, sezgi, merak, ilgi, sorgu kabiliyeti vb özelliklerle fark edilmeyi ve hayran olunmayı, sevilmeyi beklemek mi? İkincisi.
- Bu sorumluluktan kaçmak mı? Bence değil. Aksine, mevcut kurallara doğru olup olmadıklarını sorgulamadan biat etmek kolaycılık. Hiç düşünmemek, bana verilmiş olan aklı kullanmamak, hayatımda, tercihlerimde aklen ve kalben tavır almak yerine 'Bu böyle yapılacak, şu şöyle yapılacak.' şeklinde robotik bir güzergah izlemek kolaycılık. Ben zor olanı seçtim. Sorumluluk aldım ve bundan sonra aklım ve kalbim doğrultusunda kararlar vereceğim. Sorgulanması, ne kadar doğru olduklarının 'düşünülmesi' dahi uygun bulunmayan kurallar dahilinde değil.
- İmtihan edilenin 'inanmak ya da inanmamak' olduğunu düşünmek ve bu noktada takılıp kalmak kolaycılık. Her tür kötülüğü yap; ama inandığın için ödüllendiril. İnsanlığa sadece faydan olsun; ama inanmadığın için sonsuza kadar yan... Aklımda ve kalbimde taşıdığım Yaratıcı'ya çok ters...
Benim okuyup karşılaştırdıklarımdan, düşünüp "Bana doğru gelen ne? Ben neye inanıyorum?" diye kendimi yoklamalarımdan, aklımdan ve kalbimden çıkan belli başlı sonuçlar böyle. Tüm bu süreci, düşündüklerimi, düşüncelerimi şekillendiren her şeyi buraya taşıyabilmem çok zor.
Onca şeyi okurken elbette bu inanca sahip biiirrrr sürü insan olduğunu gördüm. Hepsinin hikayesini, düşüncelerini okudum ve mutlu oldum...
Muhtemelen artık 'dinden' çıkmış biriyim ki vardığım sonuçlara en yakın düşünce tarzına deizm deniyormuş. Yani artık deistim ve buna karar verip bunu benimsediğimden beri ciddi bir huzur duyuyorum. Daha fazla hiç kimsenin doğrularının yanlışlarının ve inançlarının hamalı olmayacak olmanın huzuru. Gerçekten -yılların ezber ve tekrarı nedeniyle yer yer korksam da- SORGULAMIŞ ve kendi inandıklarımı bulmuş olmanın huzuru. Zaten hep inandığım, sevdiğim Allah'ın bana anlatılan, baş tacı etmem gerektiği hissettirilen sözlerde olduğu gibi "acımasız, intikamcı, tuzakçı, ayrımcı, çelişkili şeyler söyler vs." niteliklerden çoooookkkkkk uzak olduğunu bizzat kendi aklım ve kalbimle onaylamış olmanın huzuru... 
İnsan, inanmaya koşullu olduktan sonra ne okursa okusun hatta ne görürse görsün inanıyor. Tek yaptığım o inanmaya hazırlık hatta çoktan inanmışlık duygusunu yok saymaktı. 
Bir dini olduğu için, o dine mensup olunca 'yapması ve yapmaması istenen şeyler' ortada olduğu, bunları yapsa da yapmasa da aidiyetinden ötürü 'iyi ve doğru' zannedilen kişilerin mahvettiği bir dünyada yaşadığımı göz önüne alınca, iyiye ve doğruya bana verilmiş olan bir sürü güzel nitelikle, akılla, kalple, vicdanla, seziyle vs karar verecek olmanın gururunu duydum resmen. Hoş, her zaman öyle yapmaya çalışıyordum. Varlık olarak aynı Allah'tan söz ediyor olsak da, kişilik olarak bambaşka bir Allah'a inanıyordum... Öfkesiz, intikam duygusuz, sonsuz sevgi ve şefkat sahibi, kusursuz, çelişkisiz, herkese eşit mesafede, kadını da erkeği de koşulsuz eşit gören ve hepimize O'nu fark etmek ve fark edip anlayınca da -ister istemez- sevmek için zaman tanıyan... Korkmadığım, korkmaya gereksinim duymadığım, sadece sevdiğim ve hayran olduğum bir Yaratıcı...
Artık kulağımda HİÇ SORGULADIN MI diye bir soru çınladığında göğsümü gere gere 'Evet.' diyebiliyorum. Evet sorguladım. Evet bunlar benim düşüncelerim, benim inançlarım, benim neticelerim..
Ben kendi yolculuğumu gerçekleştirdim ve vardığım noktada da huzur buldum. Bu yazıyı da başta belirttiğim gibi, dönüp okuduğumda bugüne tanıklık edebilmek için yazdım. Kimseyle tartışmak, kimseden ders almak ya da kimseye ders vermek için değil. Eğer gerçekten 'kendi sonuçlarınıza' varmak için böyle bir yolculuğa çıkacaksanız  muhatabınız zaten ben değilim, kendinizsiniz. Kendinize soracak  kendiniz cevaplayacaksınız. İlk cevaplanması gereken soru da ortada.
Hiç sorguladın mı...














9 yorum:

  1. Bu konuda okuduğum en güzel yazılardan biri. Ben de 2 defa okudum Kuran' ı. İncil de okudum, Tevrat' ta. Sözleriniz pek çoğuna imzamı atarım. Umarım dediğiniz gibi huzurlu olursunuz. İyi insan olmak hiç önemsenmiyor dediğiniz gibi belli şeyleri yapmanız yeterli Cennet için. Kimseye bu fikirlerinizi anlatmaya, kimseyi ikna etmeye gerek yok. Kim ne yaparsa yapsın. Elinize sağlık yazı için.

    YanıtlaSil
  2. O kadar ince bir konuya dokunmuşsun ki neresinden başlasam neresinden yazsam eksik kalacak. Çok net ve anlaşılır bir dille özetlemişsin bu yazdıklarını eminim her insan sorgulamaya niyetlenip vazgeçiyor.Gerek toplum, gerek aile ve kolaycılık diyeceğim ben, bu benim düşüncem. İşine gelmek, zahmetsizce cenneti garantilemek, dinden çıkarılmamak ve buna benzer birçok sebep... Çelişkilerden uzak durmak çok daha kolay çünkü. Yüce Yaratıcı'ya ulaşmak bu kadar açıkken aracılara ve onların peşin sıra bıraktığı kişilere tapınmak çok yanlış ve insanlık dışı bir tutum. Bilim ve ilim günden güne ilerlerken sorgulama ihtiyacı da bir o kadar artarken bu kolaycılık niye, anlamakta zorlanıyorum açıkçası. Buraya ayetlerle hadislerle ve diğer kutsal din kitapları sözleriyle yazacağım o kadar çelişkiler var ki yazsam hiçbirimizin işine gelmeyecek, körü körüne biat daha kolay çünkü. Yazını çok beğendim ve haklı buluyorum. Mutlu ve huzurlu olman dileğiyle, kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Bazı yerlerde farklı düşünsem de o kadar güzel ve hassas yazmışsın ki, geri kalan fikirlere o kadar saygılı davranıp dikkatli anlatmışsın ki hayran kaldım. Huzurun bozulmasın inşallah. Bence de ne şekilde olduğu önemli değil. Önemli olan O'na varabilmek. Yüreğine sağlık.

    YanıtlaSil
  4. Yüreğimden geçenleri yazmışsın. Sorgulamayacaksam, düşünmeyeceksem bu akıl bana neden verilmiş. Korku edebiyatı değil sevgi esastır. Sadece cehennemde yanmayayım diye yapılan ibadetleri sanki rüşvet vermek gibi hissediyorum.

    Ve herkes kendinden sorumluysa başkalarına sırf inançları yüzünden zulmetmek hiçbir zaman kabullenmeyeceğim bir şey.

    YanıtlaSil
  5. Uzun bir aradan sonra, merhabalar.
    Yazınızı sonuna kadar, hiç bir satırını atlamadan sabırla okudum. Yazınıza yazılan yorumları da okudum. Rana isimli yorumcunun yorumundaki "Bence de ne şekilde olduğu önemli değil. Önemli olan O'na varabilmek" cümleleri konuyu adeta özetlediği için burada tekrar paylaştım. Hem sizi, hem de Rana kardeşimizi tebrik ederim. Kaleminize ve yüreğinize sağlık ve mutluluklar dilerim.

    Ben de taklidi iman üzere müslüman biriyim. 2000 yılından beri taklidi imandan tahkiki imana geçmek üzere ben de sorguluyorum. Ben de bayağı bir mesafeler katettim. Ancak, daha henüz hedefe ulaşamadım.

    Yazınızda belirlediğiniz çizgilerin parelelinde söyleyecek fazla bir şey yok. Ancak, teferruata ve ayrıntılara inildiğin de elbette sayfalar dolusu yazılacak şeylerin çok olduğu hepimizce malumdur.

    Sizin şimdilik "Deizm" inanç felsefesinde karar kıldığınızı anladım. Zamanla inanç felsefelerinde yenilikler ve gelişmeler olacağını sanıyorum.
    Selam ve dualarımla.

    YanıtlaSil
  6. Yunus bey'in yorumunda dediği gibi çoğu kişinin aklından geçiyor o kadar. Kimse düşünmeye devam etmiyor kestirip atıyor. daha doğrusu korktukları için vazgeçiyorlar. Neyse uzun uzun yazmaya gerek yok. Benim gördüğüm biraz derine inen bütün insanlar er-geç bu düşüncelere kayıyor. Başkalarıysa iyi insan olmak için dine gerek duyuyor yine de iyi insan olamıyorlar. Akıcı ve içten bir yazı olmuş kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  7. Yazınızı büyük bir keyifle okudum. Korkunun zincirini kırıp aklın özgürlüğünü kazanmışsınız. Tebrik ederim.

    YanıtlaSil
  8. Yazini okurken kendi yasadiklarimi okuyormusum hissine kapildim. Esim ve ben de sorguladik ve sorgulamaya tartismaya arastirmaya devam ediyoruz. En huzurlu inanç sevgi dolu Yaradan güce inanip aradaki aracilari çikarinca oluyor. Keske herkes bunu görebilse.

    YanıtlaSil
  9. Hemen hemen aynı süreçten geçtim bende. Sorgulayıp ikna olmak ve yaratıcıya daha içten bağlanmaktı hedefim. Henüz on yaşında Kuran'ı söktüm. İlkokul bittiğinde yedi hatim indirmiştim. Bizim zamanımızda abiler, ablalar yoktu. Eğer olsaydı onların tuzağına düşecek kolay bir avdım. Lise sondan itibaren sorgulamaya başladım. Korkumdan aklıma gelen soruları çarpılırım diye başımdan atmaya çalıştım.
    Üniversitenin ilk yıllarında esas sorgulamam başladı. İlk defa Türkçesini okudum Kuran'ın. Onu okudukça şaşırdım. Uzatmaya gerek yok sizin sorularınızı sordum ve önce kitaba daha sonra dine olan inancımı yitirdim. Sakinliğe kavuşmam çok fırtınalı geçti. Günlerce boş bir kır yolunda koştum, koşarken ağladım bir çıkar yol bulmak için. Şimdi huzurluyum. İnsanın hırsızlık yapmaması, adil olması, yalan söylememesi ve hayvanları sevmesi için dindar olması değil ahlaklı olması gerek. Tam tersine din olarak pazarlanan bir sürü ahlaksızlık var ortada.
    Cesaretinizi kutlar, sizin gibi düşünen ve sorgulayan insanların çoğalmasını temenni ederim. İyi ki sizin gibiler var...

    YanıtlaSil