6 Oca 2015

DEVEYE HÖRGÜCÜ YÜK MÜDÜR?


Anlatmanın sırası değil biliyorum; ama sırasını beklemekten yoruldum. Zaman bana ne konuşmak ne de yaşamak için pek sıra vermedi, vermiyor. Görünürde genç bir insanım çünkü. Özünde ise hayata olan neredeyse tüm ilgisini kaybetmiş, yorgun bir ruh hamalı. Zihnim yaşadığım onca kötü anıyı tam anlamıyla derinlere itip gömmeden hatırladığım kadarını yazmak istiyorum. Hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istesen de edemiyorsun ey insan. Birikenler ağır geliyor, alıp götürmüş olduklarının telafisi yok… Ve benim dört yanlışlarım bir doğruları değil, bir yanlışlarım dört doğruları silip attığı için belki de, beni Yaratan’dan başka hiç kimseye zerre hesap verme yükümlülüğü duymuyorum.

Şimdilerde Ankara’ya pek kar yağmıyor. Kışlar katlanılır derecede soğuk. O zaman öyle değildi. Deli gibi kar yağardı şehrime. Kaldığım gecekonduda her gece ertesi gün doğru düzgün çalışabileceğim, kimsenin bana sarkmayacağı kimse beni iğrenç iğrenç süzmeden ekmeğimi kazanabileceğim bir yandan da okula gidebileceğim bir iş bulmanın hayaliyle yatardım. Kaç iş değiştirdiğimi sayamıyordum bile. Ankete çıksam dert, mısır satsam dert, garsonluk yapsam dert… Köpek gibi çalışsam bile ille de o.. çocuğunun biri çıkıp asılıyordu. Çok güzel olduğumdan filan değil, yalnız olduğumdan. Halim tavrım mahzun olduğundan. Çalışmam gerektiğinden… Onlar kötü olduğundan ya da kısacası. 

Parasızlıktan ne arkadaşlarımla bir yere çıkabiliyordum ne de doğru düzgün geçinebiliyordum. O zamanlar yalnızlaştım ben bu kadar işte. O zamanlar bu kadar öfke doldum insanlara. Anlatsam roman olacak senelerimi çürütüp karşılığında yalnızca kötülük gördüğüm ve onları en gizli hücrelerine kadar tanıyıp anladığım için. Velhasıl kelam. İğrenç bir Ankara kışı gecesi gecekondumda sabaha kadar ağladığımı hatırlıyorum. Çok yalnızdım. Laf olsun diye değil tam anlamıyla yalnızdım. İşsizdim, parasızdım, doğru dürüst yemek yiyemiyordum. Tek istediğim yaşamımı sürdürüp okuluma gidebilmekti insan gibi. Ama olmuyordu işte… İzin vermiyorlardı. İnsan gibi çalışmama, yaşamama, konaklamama bile izin vermiyorlardı. İntihar etmeyi düşünüyordum ciddi ciddi. Güçsüzdüm çünkü. Çare de göremiyordum. Nasıl yapacağıma karar veremiyordum sadece. Sonra uyuyakaldım. Ertesi sabah uyanıp kaldığım yerden ağlamaya devam ettim. Tüm bunları tekrar tekrar anlatacak gücüm yok neden orada kalıyordum neden ağlıyordum neden vs Garip Bir Zafer’de anlatmıştım bunları. O yüzden o yüzlerden işte. 

Öğlene doğru kapı çaldı güm güm. Kalktım. Açtım. Geleni umursamadım. Yüzüne bile bakmadan yerime döndüm. Ağlamaya devam ettim. Sorularına cevap vermedim. Onu yine önemsemedim. Aşkla meşkle uğraşacak halim mi vardı benim… Hep yaptığım gibi kovmadım terslemedim; çok güçsüzdüm çünkü. Sadece varlığını duymadım ve gitti. Saatlerce ağladım. Saatlerce. Akşama kadar. Tüm hayallerimin tuzla buz oluşuna, hayatın acımasızlığına, insanların kötülüğüne, okula gidecek bile param olmayışına, kimsesizliğe, kimse tarafından anlaşılmayışa, ait olmadığım bir zamanda yaşıyormuşum hissine, genç bir bedende ihtiyar bir ruh taşıyor oluşuma, neye elimi uzattımsa kuruyup kalışına, ileride diye diye nerede olduğunu bir türlü göremediğim mutluluk düşlerimin uçup gitmesine… Deliler gibi ağladım. Bu bana iyi geldiğinden olsa gerek akşam olduğunda toparlandım biraz. Açlığımı fark ettim. O leş, tozlu, örümcekli gecekondu odasının ortasında Allah’a emanet duran dandik sobanın üstündeki siyah poşeti fark ettim. Açtım. İçinden şu dışarıda satılan pişmiş tavuklardan çıktı paket haliyle. Meyve. Muz… Muz benim en sevdiğim meyvedir. O an uyandım işte. O an anladım. Doğru insanı, iyi insanı, çıkarsız insanı anladım. Allah’ın bana bu şekilde yardım ettiğini, yol gösterdiğini anladım. Peşimde umutsuzca dolanan, her adım atışında şiddetle kovulan, horlanan, görmezden gelinen, yok sayılan adamın İNSAN olduğunu anladım. Şefkati hatırladım. İyiliği. Her şeyin bitmediğini. Ağlayarak yemek yedim. Lokmalarıma gözyaşlarım karışıyordu. Sonra, aradan biraz zaman geçip de “O gün hiç alakası yokken, seni geri dönülmez şekilde ite kaka etrafımdan kovmuşken, sana bir kez bile doğru düzgün davranmamışken, o karda kışta 3 saatlik yoldan gelerek bana niye yemek getirdin?” diye sordum. “Akşam evde tavuk pişmişti, boğazımdan geçmedi…” dedi. 

Hiçbir şeyimdi. Hiçbir şey verdiğimdi. Bir umut kırıntısı bile göstermediğim, Ankara sokaklarında köpek azarlar gibi bağırıp çağırdığım, bütün kötülüklerin hıncını hırsını zalimce kendisinden çıkardığım, o sabrettikçe hırçınlığın çirkefliğin dozunu arttırdığım, karşılığında ise sadece iyilik gördüğümdü… İnsandı işte. Bir gecekondudan bir gecekonduya onun bunun verdiği eşyalarımı gık demeden taşıyan, mahallenin tepelere çıkan iğrenç 70 basamağını kan ter içinde çıkan, teşekkür bile beklemeden basıp gidendi sonra. Bazen ailemdi. Bazen kardeşimdi. Bazen sevgilimdi. Bazen düşmanımdı. Bazen katilimdi. Bazen maktulümdü… Hayata bir tek tebessümümü görmek için cebindeki tüm parasıyla gidip beyaz bir elbise almıştı. İncesu’nun o iğrenç uzun caddesinde parça pinçik etmiştim ellerimle. Suratına fırlatıp def ol git diye bağırmıştım. Onun bana acımasını istemiyordum. Kimsenin bana acımasını istemiyordum. Savaşıyordum işte, savaşamadığım yerde de ölürdüm… 

Sevgiyi unuttuğum için belki de, duyduğu şeyin acıma değil sevgi olduğunu anlayamıyordum… Kim kimi böyle sevebilir ki? Sen olsan inanır mısın mesela? Onca yıkımdan onca yanılgıdan sonra inanır mıydın? Kendi ailenden, kendi çevrenden bile doğru dürüst görmediğin o duyguyu bir yabancıda böyle safça göreceğini düşünür müydün? Öyle uzun zaman düşünemedim ki. Öyle çok tırmaladım, öyle çok acı çektirdim ki… Bana yapılan her kötülüğün yaşatılan her acının bedelini öyle ağır ödettim ki… Gider diyordum nasılsa. Ortalıktan kaybolur herkes gibi. Buna dayanamaz artık. Bu kadarına da susacak değil ya. Şuna eyvallah etmesi imkansız. Bu son radde artık. Bardak taştı, bitti gitti… Hiç bitmedi. Hiç taşmadı o bardak. Hiç gitmedi…

Hastalığın salgın günlerinde kuş gribi olmuştum. Astım hastası olduğum için de o tozlu topraklı konduda ölecekmişim gibi hasta yatıyordum. Geldi. Git sana da bulaşacak dedim. Gitmedi. Sabaha kadar baş ucumda durdu. O viraneyi temizledi. Yemek yaptı. Zorla bana yedirdi. Çamaşırlarımı yıkadı eliyle. Evet yaptı bunu… İğrenç hayatımı katlanılır kılmaya çalıştı hep. Ateşim çok yüksekti. Bir ara gözlerimi açıp ağlayarak yanıma çağırdım. Geldi. “Bunca şey yapıyorsun ama bana değmez. Bir gün bunu anlayacaksın nasılsa. Lütfen bana ahirette hakkını helal edeceğine söz verir misin?” dedim. “Ne olursa ya da olmazsa söz, hakkım helal olsun.” dedi. “Niye uğraşıyorsun ne zorun var, beni kendine yük ettiğin yeter.” dedim. “Deveye hörgücü yük müdür?” dedi…O gün bugündür ne çok severim o deyişi ben… Deveye hörgücü yük müdür...

Savaştım evet. Yine de yalnız savaştım. Ama, içten içe hep güç aldım o varlıktan. Artık hiçbir acının beni öldürmeyeceğini, bana ölümü düşündürtmeyeceğini anladığım o ana kadar… Tüm bunları yaşadım; çünkü bu yüreği hak edebilmem gerekiyordu. Anlayabilmem gerekiyordu. Sonraki zamanlarda yapacağım her şeyi, her kötülüğü, her tahammülü imkansız şeyi önceden yapmam gerekiyordu. Görmem gerekiyordu karşımdaki beyaz varlığı. Ona inanmam, ona güvenmem, onu sevmem gerekiyordu… Tüm bunları yaşadım; çünkü sahip olmadığım olamadığım her şeyin yerine, o veriliyordu…

Artık hayatın biraz yorgunu biraz da dinginiyim. Neredeyse hiçbir şeye ağız dolusu şaşırmıyor ya da gülmüyorum. Hiçbir kötülük beni değil yıkmak sendeletmiyor bile. İnsanların uğruna savaştığı garip şeylere anlamadan bakıyorum. İyi şeyler yapmaya çalışıyor, onun dışında henüz söyleyemediğim birçok şeyin taslağını çiziyorum kafamda. Başka bir insan oldum. Daha iyi biri bana sorarsan. Daha dingin. Daha sakin. Daha kendine yeten. Daha yalnız evet ama ne zaman yalnız değildim ki… 

Beyaz boneli çocuk’un kirli ve çirkin bir şeye, temiz ve güzel bir şeye adarmışçasına hayatını adayışının satırları bunlar. Unutturmak isteyen herkesi ve her şeyi dibine kadar unutacağım. Ama, bunları son nefesime kadar unutmayacağım. Dünyaya harika bir yere bakarmış gibi bakabilmek için fazla çirkinlik görmüş biriyim ben. İnsanları muhteşem varlıklarmış gibi görebilmek için fazla yakından tanımış biri. Ve daha hiçbir şey anlatmadım bile… 

2 yorum: