10 Eki 2014

GÖL, GEMİ, ASMA

Evi, ormanı, kediyi, hatta bahçede günden güne dal budak verip güzelleşen asmayı pek sevmezdim; ama göl çocukluk günlerimin adeta vazgeçilmez bir sırdaşıydı. Yarısı su, yarısı göz yaşlarımdı ve her yerinde mutlaka hüznümden bir molekül, üstüme pek yakışmayan yaşı kemale ermiş insanların hissiyatlı tavrından bir atom taneciği vardı.
Göl benim ayaklarımın koşmayı öğrendiği ilk günden beri kendisine koşup durduğu;  fakat bir türlü ulaşamadığı hayali bir dostluk anıtıydı sanki.

Güneş, perdeyi çiğneyerek ilk ışın demetlerini halıya bıraktığı zaman parmak uçlarıma basa basa, henüz boyumun yetişmediği musluğa erişmek için sofada beni bekleyen taburemi almaya gider, yüzümdeki uyumuşluk halimi bir an önce silip atmak isterdim. Göl, benim bütün gece uyumadığıma inanmalıydı. Aksi takdirde ne beni kendime seyrettirir ne de o muhteşem pırıltılarıyla üzerinde tatlı tatlı gezinen güneş parçacıklarıyla konuşmama izin verirdi. Göl, sadece oyunlara alınmamış, kısa boylu, kalın parmaklı, iri burunlu ve gırtlağı bir hindininkini andıran çok fazla uysal çocuklarla arkadaşlık ederdi… Belki de bu yüzden bizim birbirimizden başka arkadaşımız yoktu… Kahvaltı masasında babamın kendimi bildim bileli inzivaya çekilmiş şefkatli gözleriyle bir noktada buluşur, onun artık kelimeleri sevmediği için bana bu kadar sık ve bu kadar dikkatle baktığını düşünürdüm. Oysa ben onun bana bakmasını değil, dokunmasını isterdim… Biz üçümüz; babam, göl ve ben, okumaktan usandığım masal kitaplarındaki garip durumlardan biriydik… Babam gölü, göl babamı sevmezdi. Bense her ikisini de çocuk kalbime ne yapıp edip sığdırmıştım. Kalbime sığdırmakta zorlandığım tek şey babamın durmaksızın beni seyreden inatçı gözleriydi…

İşte bu karmaşanın içinde kendi başına sıyrılamayan aklım, bana sadece onları gizlice sevmem gerektiğini söylüyordu. Onları gizlice sevmem gerektiğini ben de biliyordum; ama nedenini sorabileceğim hiç kimse yoktu. Evi de, ormanı da, kediyi de sevmiyordum. Hatta asmayı bile…
Günler bu tekdüzelik içinde geçse de, içimde her zaman beni bekleyen capcanlı duygular vardı. Babama bir kez bile gölle aramda başlayan arkadaşlıktan söz etmemiştim; çünkü en iyi bildiğim şey susmaktı. Babam benim tek arkadaşıma karşı başlattığı, bitirmeye de niyetli olmadığı bu savaştan beni habersiz sanıyordu. Göl ise konuşmaya karar verdiği zamanlarda ormanın canlı, cansız her şeye nasıl da hükmeden bir büyüsü olduğunu anlatıp duruyordu. Eğer o bir şarkı söyler de, anlamadığım halde beni sarmalayan kederli sesi yüzünden ağlamaya başlarsam göl hemen susuyor, kirli de olsa o çok sevdiğim su dolu etekleriyle biraz daha yaklaşıyordu. Eğilip kendime baktığım zaman suya damlayan göz yaşlarım gölün içini acıtan yalnız ve mutsuz çocuk resmini bir fırça darbesiyle alıp götürüyordu.
Nereden nasıl anladı bilmiyorum. Ben ona bir kez bile mutsuz olduğumu söylememiştim. Yanına gittiğim zamanlar, bana asırlar gibi uzun gelen susma payları bırakır, eğer ikimiz de ormanın çok derinlerinden kopup gelen sahibi belirsiz tatlı bir ses işitir de ben “Bu ses de neyin nesi?” diye soracak olursam göl sessizliği bozar ve yine ormanın beni bıktıran, canlı cansız her şeyi ise hakimiyet altına alan canı çıkasıca büyüsünden bahsetmeye başlardı… göl, hiçbir zaman gerçek bir şey söylemek istemezdi zaten…
Beni, içimdeki durağan hayata hapsolmuş gören babam bazen gözlerini üzerimden ayırır ve kim bilir kafasından neler geçirerek birbirimizin ruhlarını ve kalplerini bütün çıplaklığıyla gördüğümüz duygusunu uyandırmaya çalışırdı. Bense, babamın çok acınası görünen bu kıvranışlarını dudağımda sahte bir tebessümle karşılar, bazen de elimde olmadan gözlerimde beliren bıkkın ve yalvaran bakışlarla def etmeye çalışırdım. Onu sevmek benim için bir ihtiyaçtan çok bir vazife gibiydi. Babam sadece ona sahip olduğumu sanır, kendini ara sıra da olsa büsbütün bana vermek isterdi; ama göl ancak yarısını almama izin veriyordu…
Ne evi ne ormanı ne kediyi sevebildim sonra… fakat, günler içi boş çuvallar gibi üst üste yığılmasına rağmen bana bir şey getirmiyordu. Göl, az nüfuslu bir ülkenin lisanı gibi nazlı ve geçimsizdi. Sözcükleri bana asırlarca arayla verecekti neredeyse. Yine de bir şey, arkadaşlığımızın eskiyip yıpranmasına engel oluyordu. Göl, bana arkadaşlık ederken, dost mırıldanmalarla gönlümün aç inleyişlerini dindirmeye uğraşırken bile bir vicdan muhasebesi yapar gibi ince hesaplıydı. İşte bu yüzden asmaya gittim…
Bu gidiş, bana sevgiyle dokunacak bir şeylerin özlemiyle tutuştuğumu canımı yaka yaka da olsa öğretti ve o zaman anladım ki acı aslında dünyada tektir. Geri kalanlar sadece onun gölgeleri… peşimde sürüklemekten yorulduğum yüzlerce gölgem vardı; ama gölgelerime basılmasını istemediğim için de kaçıyordum… Gölden korkmaya başladığım zamanlar babamın beni sevmekle dokunmak arası gel gitler yaşadığı bir döneme rastladı. Öyle zamanlar oluyordu ki kalın parmaklı ellerimi ona uzatsam beni kucağına alıverecekmiş gibi bakıyordu. Umutla kendisine attığım küçük adımlar nasıl oluyorsa oluyor beni ona değil; bahçeye, şimdi her zamankinden güzel ve alımlı görünen asmaya götürüyordu.
Evi, ormanı, kediyi sevmemiştim. Ama, asmayı sevmiştim. İçimden bir ses gölün bana acıyan yansımalarından sonra, asmanın imrenilecek cesaretinden çok şey öğreneceğimi söylüyordu. Öğrendim de… Asma bana seneler önce evimizin tüm neşesini ve hayat belirtilerini alıp götüren kocaman bir gemiden söz etti. Öyle büyük bir gemiymiş ki, içinde dünya varmış neredeyse. Bacasından tüten kara dumanlar gök yüzüne ağlayan insanlar, havada asılı kalan mendiller ve söylenmeyip yutulmak zorunda kalan sevgi sözcükleri çizermiş. İşte bu sevgi sözcüklerinin birinin sonunda benim adımı görmüş asma.
Annem söylemiş…
Yine de bu; babam, ben ve göl arasında akıp giden gerçek dışı yaşama ne bir hız ne bir hareket kattı. Babamın bana dokunmayan ellerinin pervasızca çekip giden bir annenin eseri olduğunu ben çok kereler hissetmiştim. Kısa boylu, kalın parmaklı, iri burunlu olduğum içinmiş gibi kendimi aldatır, böylece ortada sahipsiz kalıveren bu dramı hiç yaşanmamış sayardım. O gemiyi, babam da, göl de, asma da görmüştü. Nereye gitti, ne yaptı hiçbiri bilemedi…
Aradan geçen uzun zaman, babamı kabuğu kırılmaz sert bir şeylere dönüştürürken, ben üstüme hiç yakışmayan hüzün ve sessizlikleri peşim sıra gelmeyi huy edinmiş gölgeler olarak görmeye alıştım. Ne evi ne ormanı ne kediyi sevdim. Durup durup içimde patlayan o tatlı sesi sevmektense gölgelerime sarılmayı, onlarla dost olmayı seçtim.
Babam ve ben, ikimiz ne sebeplerle bilinmez, aynı zamanlarda terk edilmiş olmayı hazmedemeyen iki kırık kalp gibiydik. Bir gün küs, bir gün barış geçip giden bir defter yapraklarıydı ömrümüz. Yine de bana dokunmamasına kinlenir, onu nefret ettiğim geminin pis çığlığıyla mazide bir yerde bırakmak için asmaya ya da göle koşardım. Peşimi bırakmayan gölgelerimin birinde durmaksızın adımı tekrarlayan güzel bir kadın yüzü görür gibi olurdum ve böyle zamanlarda gölgemi asmak ister, yüreğimi basan o acımasız yalnızlık hissinden kurtulmak için debelenmeye başlardım.

Ne çare… Bu, bırakılmış çocuğun aciz çırpınmaları boşa gider, içeride; çok içeride kendisine sevgiyle dokunacak bir şeylerin özlemiyle tutuşan zavallı bir ses “Gölgemi asma! Gölgemi asma!” diye bas bas bağırır dururdu. Hem zaten emindim ki, hangi birini asarsam asayım, o kadının yüzü başka bir gölgemde yine beni seyredecekti. Belki bir gün merhamete gelecek, beni gözleriyle değil, elleriyle sevecekti… Kim bilir?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder