20 Eyl 2026

FERİHA İNCELEMESİ

Feriha’ya “soğuk” dediler.

Oysa bana kalırsa o soğuk değildi.

Sadece kendi içinde kendini arıyordu.

Sessizdi.

Sakindi.

Olgun görünüyordu.

Ama ne olduğunu kendisi de tam bilmiyordu.

Bir yere ait olursa, bir statünün içine girerse, başka türlü yaşarsa, başka türlü giyinirse, başka insanların arasında bulunursa “tamam” olacağını sandı.

Çünkü kendi hâlini olduğu gibi kabul edebileceği bir ortamı yoktu.

Ailesiyle okul hayatı arasında büyük bir uçurum vardı.

O da meselenin kendi içinde değil, dışarıda olduğunu düşündü.

Yediğin, içtiğin, giydiğin, girdiğin yer, oturduğun masa, çevrendeki insanlar...

Sanki bunlardan biri değişirse insanın özü de değişecekmiş gibi.

Ama değişmedi.

Feriha zenginliğe yaklaştığında da, başka çevrelere girdiğinde de, aşk yaşadığında da, kaybettiğinde de hâli aynı kaldı.

İçinde yine sakin, olgun, nötr, biraz uzak duran bir Feriha vardı.

Bence diziyi asıl taşıyan da buydu.

Kim ne dedi, kim kimi kıskandı, kim kime âşık oldu, kim ne yaptı...

Bunların çoğu reyting malzemesiydi.

İzleyiciyi asıl tutan Feriha karakterinin “karakteri”ydi.

Çünkü Feriha yalnızca bir hikâye kişisi değildi.

Modernitenin ortasında duran bir hâldi.

Modern hayat insanı sürekli harekete zorluyor.

Daha çok yap.

Daha çok görün.

Daha çok kazan.

Daha çok göster.

Daha güzel ol.

Daha başarılı ol.

Daha sosyal ol.

Daha çok konuş.

Daha çok kendini anlat.

Sürekli bir performans.

Sürekli kıyas.

Sürekli yarış.

Sürekli bir yere yetişme hâli.

Feriha ise bütün bunların ortasında durabiliyordu.

Belki bu yüzden ona “soğuk”, “memnuniyetsiz”, “mesafeli” dediler.

Ama sonra milyonlarca insan oturup onu izledi.

Çünkü insanlar kendi hayatlarında yapamadıkları bir şeyi Feriha’da gördüler:

Durabilmeyi.

Feriha her an kendini pazarlamıyordu.

Her duygusunu dışarı dökmüyordu.

Her ortama karışmıyordu.

Her insanla aynı frekansta olmaya çalışmıyordu.

Ve belki de bu yüzden etkileyiciydi.

İnsanları etkileyen Feriha’nın giydiği elbiseler değildi.

Çantası değildi.

Girdiği mekânlar değildi.

Statüye yaklaşması değildi.

Hâliydi.

Ekranın karşısındaki insan, o hâli sezdi.

Çünkü modern insanın en büyük yorgunluklarından biri de kendi hâlinden kopmak.

Sürekli dışarıdan bakılan bir hayat yaşamak.

Kim ne düşünüyor?

Kim daha ileride?

Kim daha güzel?

Kim daha başarılı?

Kim daha çok seviliyor?

Bu, sosyolojide statü kaygısı diye anlatılabilir.

Psikolojide sosyal karşılaştırma.

Modern kültürde performans baskısı.

Tüketim kültüründe ise insanın kendisini bile bir “proje” gibi sürekli yeniden üretmesi.

Feriha bütün bunların içine girdi ama hiçbirine tam dönüşmedi.

Tam da bu yüzden onun içindeki sessizlik kaybolmadı.

Dizi sektörü aslında böyle karakterlere ihtiyaç duyuyor.

Çünkü olay üretmek kolay.

Kavga yazarsın.

İhanet yazarsın.

Aşk üçgeni yazarsın.

Yalan yazarsın.

Sınıf çatışması yazarsın.

Bunların hepsi hikâyeyi hareket ettirir.

Ama insanı ekranda tutan bazen hareket değil, varoluş ağırlığıdır.

Bir karakter hiçbir şey yapmadan da sahneyi taşıyabilir.

Sadece duruşuyla.

Bakışıyla.

Susmasıyla.

Bir odaya girdiğinde getirdiği hâlle.

Feriha’da bu vardı.

Ama dizi sektörü belki de henüz bunu anlatacak kadar cesur veya yetkin değil.

Çünkü böyle bir karakteri gerçekten anlatmak için sürekli olay üretmek yerine iç dünyaya girmek gerekir.

Sessizliği yazmak gerekir.

Durmayı yazmak gerekir.

İnsanın kendine yabancılaşmasını, sonra kendi hâline geri dönmesini yazmak gerekir.

Bu da reyting matematiğinden daha zor.

Çünkü Feriha bir olay örgüsü değil yalnızca.

Bir hâl.

Ve bazı hâller dışarıdan değişmez.

İnsan başka eve taşınır.

Başka kıyafet giyer.

Başka çevreye girer.

Daha çok para görür.

Daha çok sevilir.

Ama içerideki o sabit hâl yerinde durur.

Feriha’nın meselesi dış dünyayı değiştirmek değildi aslında.

Kendi hâlini tanımaktı.

“Ben buyum.” diyebilmekti.

Belki de en baştan ihtiyacı olan şey başka bir sınıfa ait olmak değil, kendi varoluşuna ait hissedebilmekti.

Çünkü aidiyet yalnızca bir çevreye kabul edilmek değildir.

Bazen insanın kendi içine yerleşebilmesidir.

Ve bence hikâye devam etseydi, o karakterin yolu eninde sonunda daha derin bir yere çıkardı.

Dışarıda aradığının dışarıda olmadığını fark ederdi.

Statünün, aşkın, paranın, çevrenin, kabul görmenin o iç boşluğu kapatmadığını görürdü.

Modernitenin ona sürekli söylediği “bir şey daha olursan tamamlanırsın” cümlesinin doğru olmadığını anlardı.

Ve böyle bir karakterin yolu eninde sonunda Allah’a çıkardı.

Çünkü dış dünyayı yeterince deneyip yine de aynı kalan insan, bir süre sonra yönünü içeri çevirir.

Feriha da bana göre tam oraya gidecek bir karakterdi.

Sessizce.

Kendine doğru.

Ve oradan da O’na.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu blog, tartışma veya kişisel hesaplaşma alanı değildir.

Yazının diline, seviyesine ve sınırına riayet eden yorumlar yayımlanır.

Üstten konuşan, kişiliğe yönelen, yazının anlamını çarpıtan, sınırı aşan veya yalnızca rahatsız etmek amacı taşıyan yorumlar yayımlanmaz.

Yazıyla bağ kuramıyorsanız geçebilirsiniz. Her yazı herkese hitap etmek zorunda değildir.

- Allah'ın Çiçeği -