10 Tem 2016

DÜŞKIRAN-18

                                                           
                                                                        ÖYKÜN ÖYKÜMÜZ...


Yarışmada 3. oldum. İlk iki öyküden kesitler okunurken nasıl olup da böylesi mükemmel öykülerin arasında dereceye girebildiğimi düşünüyordum.
Benim için büyük bir mutluluktu bu. Hocalarım, arkadaşlarım beni tebrik ediyor, öykümden çok etkilendiklerini söylüyorlardı. Oysa bir tek kişinin tepkisini merak ediyordum. Öykünün kahramanının...
Medet, 3. oluşuma sevindiği kadar şaşırdı da. Ne yazdığımı bile bilmeden, tüm kalbiyle 1. olacağıma inandığını anladım. Akşam, favorisi olan barda buluştuk. Şeffaf bir dosyanın içinde sözcüklerim duruyordu. Medet beni öpüp hemen dosyayı aldı.
- Seni 1. seçmeyenlerin aklına şaşayım, dedi.
Kağıtları çıkardı. En tepede, öykümü ona ithaf ettiğimi belirten cümleleri okudu. Yüzüme baktı. Çocuksu sevinci geçti kanıma. Kağıtları bara koyup ilk sayfadan okumaya koyuldu.
Sarhoş diye mırıldandı sonra. 'Sarhoş...' Fısıltısından sağır oldum.

                                  
                                              SARHOŞ 

"İçmeyeceğim.
Yaşam beni ne denli güçsüz bırakmış, ne denli küstürmüş, incitmiş yaralamış da olsa artık içmeyeceğim.
Ömrümün geri kalanının ilk günü bu. Yeni doğmuş bir bebek gibi dünyayı keşfe çıkacağım. Güneşe vurulacak, toprağa saygı duyacağım. İnsanlara şaşıracak, hayvanlara gülümseyeceğim. Kalleşlikten nasibini almış bir “zaman” ve çokça kirlenmiş, daha da kirlenecek bir “yarın” kavramıyla karşılaşacak olmanın azabından uzakta, yalan da olsa her şeye, hem de her şeye inanmaya hazır bir çocuğun saflığıyla yaşamın kanına karışacağım. Kanımda coşup çıldıran denizi susturmak için bile olsa artık içmek yok!
Sarhoşlukta yalnızlığını anımsayıp kaderine ağlayan bedenimdeki hükümdarın acısını unutmak için delilenip şehirler yakması yok! Gece yarıları sersem adımlarla caddeyi arşınlayan ayaklarımın gün doğumlarında ölüme yürümek istemesi yok! Gökyüzünü kızıla boyayan gamsız güneşin herkese umut, bana karanlık dağıtan ışınlarını görüp yastığımın altında sessiz bekleyen tabancanın namlusunu alnıma dayayıp dayayıp ardından korkaklığıma üzülüp ağlamak yok…
Yürüyorum.  Aylardan nisan,  günlerden Çarşamba, hava hasret, mevsim ateş… Vücudumda nereden nasıl geldiğini bir türlü anlayamadığım yüzlerce karınca ayağı. İçimde sivri bir hançer değmiş de kanamış gibi akıp duran, akmaktan yorgun, dinmeye muhtaç çürük bir kalp hissediyorum. Şurada bir yerde bir tas sıcak çorba içsem kendime gelir miyim acaba?!! Sabahın kör saatlerinde bu insanlar, bu gözler, bu ayaklar kimseyi umursamadan koşar adımlarla nereye gider ki? Uzakta bir yerde, anne kokusuyla çepeçevre kuşatılmış sımsıcak bir ev – tavanından tabanına anne kokusuyla üstelik- yanmış ve sönmüş bir yanardağ gibi öfkesini yuta yuta güneşe boy verir; fakat bir gün olsun adamakıllı ısınmaz, doymazken bu insanlar, benim gibi ve benden daha sefil, daha düşmüş olanlar, hala neye isyan eder, üzülür, kederlenir?!!
-Bir mercimek, diyorum üzerimdeki farkındasızlık duygusundan silkinip temizlenirken. Geceyi ayık geçiren gözlerim mutlu; fakat uykusuz. Kıvranışlarıma uyanan güneş, bütün ihtişamıyla tahtına kurulmuş bir kraldan farksız. Bir kral ki öfkesiyle kainatı kül etmeye muktedir… Daha iyi gibiyim. Biraz dinç, sıhhatli; ama içimdeki ayyaşla ölümüne dost…
Ağır ağır içiyorum çorbayı. Vücudum aylardır o denli yıpranmış ki insana yaşama sevinci vermek istercesine sıcacık tüten bu çorba bile diriltemiyor ölümlere komşu bekleyen ciğerlerimi. Kimse farkında değil, oysa bu masada kanıyla etiyle bir insan değil; bir kadavra oturuyor…
Aniden arsız bir boşluk duygusuyla sarmalanmış buluyorum kendimi. İhtiyacım olan sükuneti bulamayacağımı bile bile demir parmaklıklı kapının arkasındaki hareketli hayata bir umut, bir ışık bekleyerek bakıp duruyorum. Yer, ayaklarımın altından usul usul kayıyor sanki. Biliyorum, eğer aynaya baksam feri kaçmış gözlerimin büyük büyük açılmış olduğunu göreceğim. Üstelik yüzüm kireç kadar beyaz ve başımda toz-duman hayaller…
İşte sokak. Yine sokak yine sokak. Yine kalabalık, yine koşuşturmaca… Yine birbirini yemek için fırsat kollayan atmacalar, akbabalar, doğanlar… İnsanlar, gözümde büyüdükçe büyüyor. Her biri başını omzuna gizlemiş; elleri yok ve ayakları iki anlamsız tahtadan farksız. Her biri sadece “biri” ve herhangi birileri…
Dev kıskaçlarıyla trafiği tıkayan şu kocaman şey korkunç bir akrepten başka nedir ki! Aman Allah’ım, şehrin ortasında yılanlardan örülü kocaman bir duvar. Öyle yüksek öyle yüksek ki, başımı kaldırıp sonunu görmeye çalışsam, tepeden tırnağa yılandan örülü bu duvarı yıkıp harap edeceğim… Güneş de çekilip gitti benden çoook uzaklara. Bu hiçlik duygusu, ne aradığını bilmeden ortalığı darmadağın eden ellerime öylesine hakim ki, bir yabancının ellerini seyreder gibi seyrediyorum artık ellerimi. Yine kulaklarımda uğuldayan derin sessizlik… Yine tarifi imkansız bir sancı göğüs kafesimde. Yine is, yine kor, yine duman… Yine…
Yine nöbet…
Yaşamı yeniden algılamaya başladığımda başım sağa yatmış şekilde yere uzanmış olduğumu görüyorum. Dakikalar mı geçti, saatler mi yoksa yüzyıllar mı? Etrafımda tanımadığım yüzler, meraklı bakışlar dikkatle beni izliyor. Dağılın! Dağılın diyorum size, kendi küçük dünyanıza dönün. Ve beni büyük yalnızlığımda hükümran; fakat garip bırakın. Nefesimdeki acıyı hissediyor olmalılar, oysa herkes ne tasasız! Bir şeyler söylemek için:
-Sara nöbeti. İyiyim… İyiyim, teşekkür ederim, diyorum.
İyi değilim.
Uzaklaşan insanlara imrenerek bakıyorum yine de…
Buraya nasıl geldiğimi anımsamıyorum. Anımsamak istemiyorum. Saatler geçmesine, sadece saatlerdir içmemiş olmama rağmen, yüzyıllarca yaşamış, acı çekmiş bir ihtiyarın hisleriyle perişanım. “Sadece bir kadeh?”
Kendimden emin değilim. İçmek mi istiyorum? Yoksa içmek isteyen ayyaş dostuma eşlik etmek mi? Bu çıkmazda yitip gitmek istiyorum sadece. Öyle kolay ki. Sadece ağır ağır, yudum yudum içilecek BİR KADEH! Ondan sonrası yok, hiç yok. Zaten gündüz gözüne içki de içemez insan.
Bir karar verdim, sonuna dek gitmeliyim. İçmeyeceğim dedim bir kere. Eğer şimdi içersem, nefesimde başlayacak olan başka bir nefretin koynunda, intihar meyilli yarım aklımla –sonra onu da yitirerek- isimsiz, tarifsiz, acınası bir mahluktan farkım kalmayacak…
 OLMAZ!
“Bir kadeh. Ötesi yok. Yıllarca içmedin mi? Hayata küstüğünde de, taptığında da? Kalbinin ağrılarını ne dindirdi sanıyorsun? Hep içtin sen, hep içtin…”
Ve kendimi bara yaslanmış vaziyette buluyorum. İbrahim’in önüme sürdüğü rakı kadehine nefretle; ama çokça da iştiyakla, iştahla bakıyorum. Acaba bu şehir beni yorgun bir hamal gibi avuçlarına aldığından mı yoksa dudaklarımı ıslatıp bedenimi canıma zindan eden şu delibaş suda boğulup gitmek istediğimden mi içiyorum yine? Bilmem. Ama yine içiyorum, yine. İçen ben değilim zaten.
İçen içimdeki ayyaş…
Bir kadeh daha isteyip istemediğimi soran İbrahim’e “Evet.” anlamında başımı sallıyorum. Ondan sonraki her cevabın evet olacağını bildiğinden bir daha sormuyor zaten…
-“Şöyle” diyorum parmaklarımı şıklatarak. “parmaklarımı şıklatsam ve büyülü bir boşlukta kaybolsam… Kimse benden ayakta durmamı beklemese, düşsem… En büyük kavga benim kavgam! İnsanoğlunun kendiyle kavgasından büyük kavga mı olurmuş?...”
Çözülmüşüm… İbrahim’in onuncu kez önüme sürdüğü rakı kadehini ağzıma değil, burnuma tutacak kadar hem de… Bir şeyler daha söylüyorum anımsamadığım. Önce sarhoş, sonra filozof oluyorum her defasında olduğu gibi. O haldeyim ki yamalı, kirli bir çoraptan farkım yok. Cebimdeki bütün parayı bara bırakıp yalpalayarak dışarı çıkıyorum. Bu kez akrebin gözlerinin içine içine bakıyorum, dik dik. Korkmadan, meydan okurcasına…
-“Yeter artık! Dev kıskaçlarınla ancak onları korkutabilirsin!” diye bağırıyorum önümden akıp giden insan ordusunu işaret edip.
Bu sabah bambaşka bir adam olduğuma inandırmıştım kendimi. Yüreği hiçbir yıpranış, hiçbir acı, hiçbir yıkımla sarsılmamış… Sapasağlam… Gece yarıları korkunç sara nöbetleriyle çıldırmamış, yunmuş, yıkanmış, arınmış…
Ve yaşama sevinciyle dopdolu…
Yalnızca bu sabah “Ben lekesiz bir varlığım.” demiştim kendime. Demiştim ki yaşam, bütün solungaçlarıyla benim adıma nefes alıp veren güzel mi güzel bir deniz kızı… Batık bir gemiden farksızmış meğer.
Sarhoşum. Hiç bitmeyecek gibi görünen bir yolculuğa çıkmışım. Sesler işitiyorum dört yanımda, delilerden gelme sesler. Kedi miyavlamasını andıran yalvarışlar, el uzatmalar, avını parçalamaya hazırlanan bir kaplan gibi… Pençelerine düşmek istemiyorum. “Dur” diyemiyorum gerçeklikten kopmak üzere olan çaylak, uçarı duygularıma…
Caddeye çıkmışım. Biz iki sarhoş –ben ve içimde yaşayan öteki- mutsuz umutsuz yürüyoruz. Gözümüze canavar gibi görünen taşıtlara çocuk ürperişlerle bakıyoruz. Fikrimiz sabit.
-Ama, ama sarhoşuz, içkiliyiz, diye geveliyorum ağzımda.
-Olsun lan, ölmeyecek kadar sarhoş değiliz, diyor ebedi dostum. Doğru söylüyor. Kötü yaşayışım, kötü kaderim, kötü benliğim. Hepsine havadan bir “eyvallah” çekip en süratli gördüğüm arabanın altına atıveriyorum kendimi.
-Belki de haklısın. Sarhoşuz biz ölmeyiz, diyor içimdeki ayyaş. Ben, görünürdeki ayyaş kızıl kanlar içinde:
-Yok yok, diyorum. Sen haklısın. Bir meyhane açacak kadar çok içki var benim kanımda… Ama ölmeyecek kadar da sarhoş değiliz.
Esrarengiz bir karanlığın içinde, tam da istediğim gibi kaybolup gidiyorum. Sesim çıksa konuşacağım. Hep yanılmışız işte, her şeyde yanılmışız. Kendimizi aldatmış, kendimizle eğlenmişiz. Ben de boşa üzülmüşüm…
Fıçı gibi de olsa, en kral ayyaş bile ölürken ayılırmış… Bunu yeni anlamıştım.  Anlamanın en anlamsız ve gereksiz olduğu yine bir nankör zamanda…"

Medet elindeki son sayfayı da bıraktı. İçinden susuşunu işitiyordum. Konuşsun diye bekliyordum, konuşmuyordu. Bir süre öylece önüne baktı. Düşündü. Hüznü bana dokunuyordu. Ben de konuşmuyordum.
Derken öyküyü eline alıp havaya kaldırarak:
- Sen beni böyle mi görüyorsun? diye sordu.
Çok soru cevaplamıştım hayatımda; ama hiç bu kadar zor bir soruyla karşılaşmamıştım. Ne söylesem yanlış ya da eksik olacaktı. Ne söylesem bir yerlerden bir söz sekip kalbine saplanacaktı.
Gözleri meydan okuyarak bakıyordu gözlerime. 
- Sen... beni... böyle mi... görüyorsun...
dedi bir daha, tane tane, "böyle mi" derken kağıtları sallayarak.
Yutkundum. Gözlerine bakıp evet diyemeyecek kadar seviyordum onu. Gözlerine bakıp evet diyecek kadar da öyle görüyordum.
Gözlerinin içine bakıp evet anlamında başımı salladım. 
Yüzünden kuşlar havalandı. Kanatları birbirine çarpa çarpa, kaçarcasına uçup gittiler.
Öyküyü dosyaya koyup kenara itti. Kadehine bakındı. Bulunca eline alıp barmene doğru salladı. Tok ve küskün sesiyle:
- İbrahim! dedi.
- Doldur.
Bastırılması mümkün olmayan bir başkaldırı gibi içti içkisini. Kadehle sevişir gibi içti. Yıllardır içmemiş gibi içti. İştahla, iştiyakla, şehvetle içti. Benden yakınır gibi içti. Bana meydan okur gibi içti. 
Birazdan sokağa çıkıp kendini bir aracın önüne atacak gibi içti.
Sarmaşık sen beni böyle görüyorsun ya hani...
Doğru görüyorsun, ben böyleyim der gibi içti.

(sürecek)

18 yorum:

  1. Acaip yazıyorsun ya, hikayenin içindeki hikaye beni fena çarptı. Medete d
    de üzüldüm beni böyle mi görüyorsun derken belkide kendi kendiyle ilk defa yüzleşiyordu... Saygıyla takip ediyorum kalemine sağlık söz sanatı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "beni böyle mi görüyorsun derken belkide kendi kendiyle ilk defa yüzleşiyordu." Tebrik ederim, aynen öyle oluyordu :) Beğendiğine sevindim, teşekkürler.

      Sil
  2. Sen tam bi yeteneksin diyorum başka da bişey demiyorum. Ya da yok yok diyorum, kendini yazar sananlar gelsin yazı nasıl yazılırmış öğrensin. Umarım hak ettiğin değeri görürsün bu bloğu daha çok insan okumalı kalemderi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sen öyle değer biçmişsen ne mutlu bana. Ama, itiraf etmek gerekirse yazdıkça okunsun, daha çok okunsun düşüncesinden uzaklaşıyorum ben. Şu sıralar yazmak fiilinin bizzat kendisi, duygusal tatmin hissini fazlasıyla karşılıyor. Yani çok iyi geliyor, sırf bu yüzden bile durmadan yazar insan:) Güzel yorumun için teşekkür ederim.

      Sil
  3. "Bastırılması mümkün olmayan bir başkaldırı gibi içti içkisini. Kadehle sevişir gibi içti. Yıllardır içmemiş gibi içti. İştahla, iştiyakla, şehvetle içti. Benden yakınır gibi içti. Bana meydan okur gibi içti.
    Birazdan sokağa çıkıp kendini bir aracın önüne atacak gibi içti.
    Sarmaşık sen beni böyle görüyorsun ya hani...
    Doğru görüyorsun, ben böyleyim der gibi içti."

    Gerçek bir yazarın cümleleri bunlar... Kalemine, yüreğine sağlık.

    YanıtlaSil
  4. Beğenimi hangi sözlerle anlatırsam yeterli olur bilmiyorum fidan. Adeta sürüklendim her zamanki gibi. Medet bile sempatik gözüküyor gözüme o kadar güzel anlatıyorsunki...kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Medet "bile" sempatik geliyorsa tamamdır :) Şaka bir yana, kelimeler çok güçlü varlıklar. Beğendiğine sevindim canım, teşekkür ederim.

      Sil
  5. sen biiirrrr edebiiii harikasın be yav :)))

    YanıtlaSil
  6. Blogunuza yeni rastladim, daha önce rastlamadım yeglerdim :/ kaleminize sağlık hoscakalin :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geç olsun güç olmasın demişler :) Görüşmek üzere.

      Sil
  7. Yazık Medet'e.. Sevdiği onu anlatacak diye sevinçle bekliyorken okudukları onu üzdü..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevdiği onun hikayesini yazdı ama. Başka türlü bir hikayesi olsaydı, başka türlü yazardı...

      Sil
  8. Ah be Söz Sanatı... bu nasıl yazış böyle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Baştan alıp her bölümü okuyanları görünce insan gurur duyuyor ister istemez :) Teşekkür ederim, sevgilerimle.

      Sil