15 Eyl 2026

YAZDIM / ALLAH’A KONUŞTUM

Bir ömür yazmışım.

Kim yazdırmış beni? Neden yazmışım? Bilmiyorum.

Daha küçücük bir çocukken köye gelen tek raf kitabı “kütüphane” diye koyduklarında, “gitme” dedikleri hâlde bütün köyü baştan başa yürümüşüm.

Nerede, kimde kitap varsa kalbim oraya akmış. Okumuşum değil; içmişim kitapları.

Ama hayranlıkla değil.

“Bu değil. Bu değil. Bu da değil. Bunlar değil.” diye yana yakıla arayarak.

Okudukça yazmışım.

Çünkü konuşulanlar bambaşkaymış ve hiçbir zaman ilgimi çekmemiş.

Kim kime ne dedi, kim ne yaptı, kim ne aldı, ne giydi, ne yedi… Kimin çocuğu, kimin ailesi, kimin bilmem nesi…

Bana ne, demişim.

Ben bir şey arıyorum.

Birini arıyorum.

Ve O’na yazıyorum.

O’nunla konuşuyorum.

O’na sesleniyor, kalbimi O’na döküyorum.

Ne yazdırmış beni, kim?

Sabahlara kadar gecenin sessizliğinde bir masa, bir sandalye, önüme bir kalem, bir de kâğıt…

Yazmışım da yazmışım.

Ve en çok yazanları sevmişim.

Handan’ı, Vedat’a ağıtları, Milena’ya yazılanları…

Hep yazı. Hep yazı.

Bazen evin arkasındaki bahçede, selvi ağacının altında, rüzgâra karışarak.

Bazen mum ışığında, battaniyeme sarılıp “Neden yazıyorum?” bile demeden yazarak.

Kalbimi kırmışlar sözleriyle.

Susmuşum.

Çekilmişim.

Ve yazmışım.

“Bunu sana yazdım.” demişim.

Karşımdaki kim olursa olsun onurumu, gururumu yanına bırakmamışım.

Herkesin korktuğu bir profesöre bile:

“Bana böyle davranamazsın. Ben senin vereceğin derse muhtaç değilim.” demişim.

Bütün duygu ve düşüncelerimi yazıp karşısına geçmiş, eline tutuşturmuşum.

Ve onurumu alıp çekilmişim.

Herkes bin tane laf etmiş arkamdan.

“Aptal.”

“Zekâsı kıt.”

“Yüksek okula gitti de ne oldu?”

“Bitiremiyor.”

Hiçbirini duymamışım.

Tek önemsediğim:

Sen bana böyle davranamazsın.

Makamın var diye bana hakaret edemezsin.

Ben bu derse girmem.

İntikam peşine de düşmem.

Kendi karanlığınla kal.

Ve bir gün o çok yüksek profesör aniden kanser olup vefat edince, o dersi A1 ile verip mezun olmuşum.

Ben hiç dünyanın peşinden koşmamışım.

Hırs nedir bilmemişim.

Kin tutmamışım.

İntikam dememişim.

Ve hep, hep güvenmişim; içimde beni çağıran ve benim hasretle aradığım o sese.

Yanılmamışım.

Anlatsam roman olur bir hayat, evet.

Ama neden anlatayım?

Sen varsın.

Sen, bütün o karanlıkların içinde Sana nasıl yöneldiğimi hep gördün.

İçimin en ücralarını bildin.

“Seviyormuş, çok seviyormuş”ların altını çize çize kitabında…

Muhteşemliğini okurken sayfa sayfa…

Meğer zaten benimleymişsin.

Ve ben yazmayı hep konuşmak zannetmişim, El-Vedûd.

Çünkü içimde bir ses bana:

“O kadar gereksiz buluyorsun ki Çiçeğim bu sığ, bu yüzeysel konuşmaları… Konuşma ihtiyacı bile duymuyorsun. Sadece yaz o zaman. Sadece yaz Çiçeğim.”

demiş.

Ben de yazmışım.

“Sen şöyle iyi yerlere geleceksin.”

“Sen böyle büyük yazar olacaksın.”

Laflarını duymamışım bile.

Niye ki, demişim.

Hiç öyle bir iştahım yok.

İştahım Sana imiş…

Açlığım, doymazlığım, özlemim ve aşkım.

Sana.

Ben bir ömür onca kötülüğün, karanlığın, yalnızlığın içinde susmuşum ama hep bildiğimi okumuşum.

“Bir saniye, siz değil. Müsaade eder misiniz?” deyip yoluma devam etmişim.

Bana aşk olsun.

Sen de beni hep zarafetle sevmiş, letafetle korumuş, sevgiyle çağırmışsın:

“Gel Çiçeğim. Buradayım.”

Sana da aşk olsun…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu blog, tartışma veya kişisel hesaplaşma alanı değildir.

Yazının diline, seviyesine ve sınırına riayet eden yorumlar yayımlanır.

Üstten konuşan, kişiliğe yönelen, yazının anlamını çarpıtan, sınırı aşan veya yalnızca rahatsız etmek amacı taşıyan yorumlar yayımlanmaz.

Yazıyla bağ kuramıyorsanız geçebilirsiniz. Her yazı herkese hitap etmek zorunda değildir.

- Allah'ın Çiçeği -