3 Haz 2017

BEDEL

Bu resimdekiler 'bir insan ve hayvanlar' değil...

İçimden yazmak gelmiyor. Yazmak da ne, içimden yaşamak gelmiyor şu an. Yorgunun kelime anlamı ya da anlamları artık ruh halimi anlatmak için yeterli değil.
Sürekli birilerini memnun etmek, vicdanlarını rahatsızlıktan kurtarmak, gönüllerini hoş etmek için öyle olmadığımda bile iyi ve normalmişim gibi davranmaya çalışmaktan, içimden gelmeyen şeyler söylemeye çalışmaktan, rol yapmaktan, bunları kırk yılda bir yapmam gerekse bile yorgunum. Yorgunum demenin yetmediği şekilde yorgun.
Şiirlere, kitaplara sığınamaz oldum. O büyük, süslü cümleleri kuranların, gerçek anlamda gerçeklerin yanından yöresinden dahi geçememiş olduğunu görerek, bencilce karaladıkları apaçık ortada olan laflarına pek tahammül edemiyorum. Eskisi gibi değilim. Eskiden de çok iç açıcı halde değildim; ama şimdi eskisinden de beterim.
Edebiyat mı yapayım? Ne yazayım ne söyleyeyim... Doğru olduğunu sandığım her şey yalanmış. Gerçek olduğuna inandıklarım sahte. Yazacak, anlatacak gücü bile bulamıyorum artık. Bu bloğu yok edip kimsenin adımı sanımı bilmediği bir şekilde içimden geldiğince mi yazsam acaba diyorum... Sonra "Kim okuyor, kimin umurunda ki zaten?" diyorum. Diyorum da diyorum işte.
İnsanların her şeyi kötü ve yanlış yaptığını idrak ettiğimden beri omuzlarım çöktü. Ne çok şey uydurmuşuz öyle... Bir zamanlar inanmıyorum desem de bir şeylerin düzeleceğine, iyiye gideceğine inanırdım. Ölüp dirileceğiz bütün haksızlıklar karşılığını bulacak gibi düşüncelerim vardı. Sonra bütün bunların insanların zorluklardan kolayca sıyrılmak için kendini inandırdığı şeyler olduğunu kavradım. Doğanın bir parçası olduğumuzu. Hayvan, insan diye bir ayrım olmadığını. Kendi kendini soyutlayıp doğaya ve diğer canlılara hakimiyet kuran zorbaya insan dendiğini... Yanlışın bu kadar derinlerden başlıyor olabileceği aklıma gelmezdi. Boşluğa mı düştüm? Hayır. Sadece, bu kadar adaletsizliğin, kötülüğün yapanların yanına kar kalacağını düşünmek gücüme gitti. İşte bu yüzden herkes adil olmalı, adaleti, güzelliği, sevgiyi, iyiliği başka zamanlara başka taraflara (!) bırakmamalı. İyi ve doğru bir şey yapılması gerekiyorsa şimdi burada yapılmalı; ama anlatmanın imkanı yok... Çünkü, insanların kendi kendilerine çektikleri set aşılır gibi değil.
Yalnızlığı hiç bu kadar keskin hissetmemiştim. Bu gidişin ne bileyim "Amaaannn boşver, bana ne ya" noktası yok mu çok merak ediyorum. Umarım vardır. Umarım bir noktada anladıklarım, kavradıklarım, aramadığım halde bulduklarım üstüme bu denli yığılmaz. Umarım bir noktada diye başladığım cümleyi bitirmeyi tasarladığım şekilde bitiremiyorum bile; çünkü umarım derken bile ummuyorum. Umamıyorum.
Her şeyin bundan çok çok farklı olması gerektiğini bilerek yaşamaya çalışmak zormuş. Hayatımda ilk defa, daha önce başkalarından çok duymuş olsam da, kendi zekama saygı duydum. Evet gerçekten bu lanet kafa öyle olmasını istemesem de tıkır tıkır çalışıyormuş dedim. Evet sahiden zekiymişim. Gırtlağıma çöken, kafama kafama kazınan, dört koldan bastırılan, doğru olduğu söylenen onca şeyin, ilmek ilmek işlendiğim onca yılların ardından bütün gerçeği kendi kendime bulabildiysem zekiyimdir. 
Zeki olmaktan hiç bu kadar acı duymamıştım...
Ne yazayım diyorum artık elimde değil. Ne anlatayım? Aşk? Hasret? Ayrılık? Ne?
En ucuz korku filmlerinden bile ölümüne tırsan ben, şimdi hiç gocunmadan seyrediyorum. İnsanların kendi kendilerine uydurdukları korku senaryolarını seyrederken aklımda tam da o anda korkunun alasını sessizce, kimsesizce, en dibine kadar yaşayan canlar beliriyor. İşkence edip öldürüp kesip biçtiklerimiz. Sucuk, sosis, biftek filan olanlar hani. Fırında pişenler, tavada kavrulanlar. Derisi yüzülenler, dişleri, boynuzları sökülenler, zevk için işkence edilenler... Al sana en alasından, en gerçeğinden korku döngüsü. 
Yemeğini pişiren, diğerlerinden biraz daha önce ve fazla gelişmiş bir hayvan olduğumu anladım artık. Kimseden üstün değilim. Kimse benim için ölmek üzere doğmuyor. Kimse benim için bir şeyler 'yaratmadı.' Yok olup gideceğim. Hepsi gibi, parçası olduğum bütün tabiat gibi. Her şeyin yerli yerine oturması, bütün soruların bir anda cevap bulması bir o kadar şeyi de sarstı elbette. İçin için sevinmedim dersem yalan olur ama. Neden herkes gibi olmadığımı, insana karışamadığımı, herkesin takıldığı şeylere takılamadığımı, bambaşka bir kalbe sahip olduğumu kavradım. Omzuma yüklediği bütün yüke, gerçeğin bütün acı ve keskinliğine rağmen buna sevindim. Bu yerleşik rezilliğin bir parçası gibi davranmak zorunda kaldığım zamanlarda bile bir parçası olamadığımı çok iyi bildiğim için sevindim. 
Dünyada her şeyin ne kadar yanlış, ne kadar çarpık, ne kadar adaletsiz olduğunu, adaleti onu piç edenlerin sağlaması gerektiğini; çünkü bunun başka bir yolu ya da zamanı olmadığını, onların da bunu gerçekleştirmeye hiç niyetli olmadığını görmek, anlamak, bilmek ve bununla yaşamaya çalışmak... İnsanların sana yıllarca yıllarca verdiği bütün acıların, açtıkları bütün yaraların yanında hem de... Sevgiden, iyilikten dem vuranların bile aynı bozuk sistemin parçası olduğunu kavramak ve kendini insan ismiyle soyutlayanları bir kez daha sevememek... Daha çok sevememek... Bilmiyorum; ama içimden bir ses bana, bana dair, pek de güzel olmayan şeyler söylüyor. İnsanın kendi akıbetiyle ilgili endişeye bile kapılamaması, o eşiği aştığını duyumsamak... Gerçekten tuhaf.
Hiçbir şeyi düzeltemeyecekken bütün bozuklukları görmek korkunç bir şey. Hiçbirine yetemeyecekken bütün hayvanları sevmek korkunç... Yıllarca kanlarını içip sonra günün birinde onların da küçük bir kediden ve bir kedinin senden farkı olmadığını idrak etmek korkunç... Hepsini küçük bir kediyi sever gibi sevmek ve hepsinin her an bir yerlerde acılar içinde öldüğünü ya da öldürülmeyi beklediğini bilmek... Korkunç. Dünyaya korkunun hasını salıp korkmak için film çeviren insanların hakimiyeti altında bir şekilde bir şeylere tutunarak yaşamaya çalışmak korkunç. Yaşamanın çok da fanatiği olmadığın halde yaşamaya çalışmak korkunç. Neden yaşamaya çalıştığını düşünmek ve bir sebep bulamamak, yine de yaşamaya çalışmak... Korkunç.
İçimde her şey böylesine karışıkken, yıllar önce bıraktığım, bıraktırıldığım yerde kalmış olanların bencil hesaplarıyla uğraşmak istemiyorum. Küçük bir kızken, herkesin ezip geçebildiği, üstüne basıp gülerek görmedim diyebildiği, yalnızlığı daha o zaman hece hece ezberlemiş bir çocukken yani, tüm bu bencillikleri, çirkinlikleri allayıp pullayıp sevdirebiliyordunuz; ama bitti. Ben orada değilim. Sonra çok yürüdüm, çok büyüdüm, çok açtım arayı. Açmak için özel bir çaba sarf etmedim; ama o ara çok açıldı... 
Kıyametmiş... Şeytanmış... Cehennemmiş... Şeytan biziz. Cehennem kendimizden başka herkese dar ettiğimiz bu gezegen. Kıyamet de son bir güçle ümit ediyorum ki canını alıp bedeninin, yaşamının her zerresini keyfimizce kullandığımız hayvanların döktüğümüz kanında, işitmemek için dört döndüğümüz acı çığlığında boğulacağımız an...
Ben bilerek ya da bilmeyerek yaptığım bütün kötülüğün, sebep olduğum bütün zulmün bedelini ödemeye iştahla hazırım. Yeter ki herkesin o bedeli ödeyeceği bir zaman var olsun.
Masalsı, destansı, hikayemsi bir bilinmezlikte değil. Bütün hayvanlar nasıl gerçek gerçek, şimdi şimdi ağlıyor, inliyor ve öldürülüyorsa öyle gerçek. Öyle şimdiki zaman.