6 Nis 2017

BİR HAYVAN GİBİ

Nasılım biliyor musun? Üstünden kamyon geçmiş kelebek gibiyim. Bir mağlubiyetin daha sonunda, bir yeniden denemenin daha eşiğindeyim.
Kendime sekizyüzonüçbinbeşyüzdoksanyedinci kez bir şans daha vermeye karar verdim. Hüznümün, yalnızlığımın yorumlanmasına izin verdiğim vakitlerden birinde, biri şöyle yazmıştı: "Sanki dünyaya savaşmak için gelmişsin gibi bir havalar..."
Siz insanlar çok ilginç varlıklarsınız. Benim "savaşmak zorunda kaldığım" şeylerin sadece onda biri için savaşmak zorunda kalmış olsa şimdiye çoktan beyaz bayrak sallayacak olanların, söz konusu başkasının savaşları olunca takındığı o kahramanca tavır... Dünyaya savaşmak için gelmedim belki; ama dünyada sürekli savaşmam gerekiyor. O kadar sıradan, o kadar küçük şeyler için bile savaşmam gerekiyor ki bazen ben dahi dünyaya savaşmak için mi geldim acaba diye düşünüyorum. 
Tutunmaya çalıştığım her şeyin bir anda avucumdan kayıp gitmesini anlayamıyorum bir türlü. Sonucu hevesle beklenen bütün mücadelelerin mağlubiyet haberlerinin aynı gün peş peşe gelmesini anlayamıyorum. Adına imtihan dediğiniz şu şeyin bazıları için ne kadar can sıkıcı, ne kadar bıktırıcı olduğunu göremiyorsunuz. Ve zaten adına imtihan demeniz benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece iki haftada, iki koca yılda biriktirdiğim bütün gücüm, umudum, hevesim, arzum yok olup gidebiliyor. Sadece iki haftada kendimi yine yine yeniden yere yapışmış bulabiliyorum. Sadece iki haftada bildiğimi, anladığımı sandığım her şeyi en baştan gözden geçirmem gerekebiliyor. Değiştirdiğimi sandığım onca şeyin aslında hala eskisi gibi olduğunu görebiliyor ve bir zerresi bile değişmeyecek olan bir o kadar daha şey için baştan bir mücadeleye girme fikriyle korkudan titriyorum.
Ve utanmadan, oturdukları yaldızlı tahttan"dünyaya sanki savaşmak için gelmişim gibi" artistik bir tavır takındığımı söylüyorlar bana.
Gülemiyorum.
Anlayacağın ben gene kaybettim. Gene düştüm. Gene ezildim, parçalandım, kayboldum. Bu kadar inat edişime de anlam veremiyorum artık. Varlığım veya yokluğum fark etmiyor nasılsa. İnsanlara da karışamıyorum. Uyum sağlayamıyorum hayatın en sıradan gereklerine bile. Bir türlü benzeyemiyorum birilerine ya da bir şeylere. Başka düşünüyorum, başka hissediyorum, başka anlıyorum. Bulduğum tek şeyse bitimsiz bir mağlubiyet ve bir mağlubun bitimsiz yalnızlığı.
Duymamaya, görmemeye çalışıyorum. Beynimdeki sesleri susturabilmek istiyorum... İçimde kızılca kıyamet kopuyor. Sonra ben gene üstünden kamyon geçmiş bir kelebek, uçağın pervanesine takılmış küçücük bir kuş, taşa yatırılıp gırtlağı boydan boya kesilmiş yalnız bir inek.
Edebiyat, yaşamımın hiçbir döneminde bu kadar yetersiz ve gereksiz görünmemişti gözüme. Hiç bu kadar tiksinmemiştim aşk şiirlerinden, postmodern sevişmelerden. Bir hayvan gibi durmuşum karşısında insanların yıllarca. Bir hayvan gibi kimsesiz, bir hayvan gibi yalnız, bir hayvan gibi haksızlığa uğramış, bir hayvan gibi kullanılıp atılmış. Bir hayvan gibi hüzünlü, bir hayvan gibi ağrılı, bir hayvan gibi çaresiz...
Bir hayvanın baktığı yerden bakabiliyorum ancak sizlere. Ellerinize, ayaklarınıza ve ayak oyunlarınıza.
Bir hayvan gibi iştahla bekliyorum adaleti, ama sizinkini değil. Kendiminkini.
Bir hayvan gibi zararsızım ve bir hayvan gibi ağır yaralı. Yaralanmış, hançerlerinizce.
Ama, yine de kendime sekizyüzonüçbinbeşyüzdoksanyedinci kez bir şans daha vereceğim.
Ve bir hayvan gibi direneceğim.
O çok övünç duyduğunuz insanlığınıza karşı hayvanlığım, hayvansı yalnızlığım.

Nasıl derler?

Siz hepiniz 

ben tek.